Indir information


Iki çocuk, Galip Üstün

Posted in Uncategorized by admin on the May 31st, 2008

Galip Üstün (d. 1875, İstanbul, Türkiye), (ö. 12 Ocak, 1938), Türk siyasetçi.

Tıbbiye’yi bitirdi. İç ve Çocuk Hastalıkları uzmanlığı, İstanbul Şehir Meclisi azalığı, Topkapı Fıkaraperver Fahri Müdürlüğü ile V. Dönem Sinop Milletvekilliği yaptı. Evli ve 3 Çocuk babasıydı.


Kaynak

Milletvekillerimiz

Milletvekili olarak, Adıyaman İli Milletvekili Genel Seçimleri Sonuçları

Posted in Uncategorized by admin on the May 31st, 2008

Konu başlıkları


2007 Seçim Genel Sonuçları

Amblem Parti Genel başkanı Toplam Oy Aldığı oy oranı Milletvekili sayısı Milletvekilleri
Adalet ve Kalkınma Partisi R. Tayyip Erdoğan 159.735 65,31 4
Cumhuriyet Halk Partisi Deniz Baykal 34.108 13,95 1
Demokrat Parti Mehmet Ağar 8.526 3,49 -


1987 Seçim Genel Sonuçları

Amblem Parti Genel başkanı Toplam Oy Aldığı oy oranı Milletvekili sayısı
Anavatan Partisi Turgut Özal 264.776 %33.89 4
Sosyaldemokrat Halkçι Parti Erdal İnönü 210.006 %26.94 0
Doğru Yol Partisi Süleyman Demirel 149.868 %19.18 0
Demokratik Sol Parti Bülent Ecevit 78.049 %9.99 0


1983 Seçimleri Genel Sonuçları

Amblem Parti Genel başkanı Toplam Oy Aldığı oy oranı Milletvekili sayısı
Anavatan Partisi Turgut Özal 39.370 37,63 2
Milliyetçi Demokrasi Partisi Turgut Sunalp 32.680 31,24 1
Halkçı Parti Necdet Calp 32.575 31,14 1


1977 Seçimleri Genel Sonuçları

Amblem Parti Genel başkanı Toplam Oy Aldığı oy oranı Milletvekili sayısı Milletvekilleri
Cumhuriyet Halk Partisi Bülent Ecevit 49.243 41,86 2
Adalet Partisi Süleyman Demirel 33.807 28,74 1
Millî Selamet Partisi Necmettin Erbakan 22.625 19,23 1
Milliyetçi Hareket Partisi Alparslan Türkeş 6.028 5,12 0
Demokratik Parti Ferruh Bozbeyli 0


1973 Seçimleri Genel Sonuçları

Amblem Parti Genel başkanı Toplam Oy Aldığı oy oranı Milletvekili sayısı Milletvekilleri
Cumhuriyet Halk Partisi Bülent Ecevit 2
Adalet Partisi Süleyman Demirel 1
- Demokratik Parti Ferruh Bozbeyli
Millî Selamet Partisi Necmettin Erbakan 1
Milliyetçi Hareket Partisi Alparslan Türkeş 0

75.yılında, Ar-el koleji

Posted in Uncategorized by admin on the May 31st, 2008

AR-EL, 1990-1991 eğitim ve öğretim yılının başında AR-EL Anaokulu (Bahçelievler), İlköğretim Okulu ve “Bir Kısım Derslerin Öğretimini Yabancı Dille Yapan Lisesi (Anadolu Lisesi)” ile eğitim çalışmalarına başlamış, ilk mezunlarını da 1994 yılında vermiştir.

1994-1995 eğitim ve öğretim yılında AR-EL Yabancı Dil Ağırlıklı Lise’yi (Süper Lise) açarak eğitime katkılarını sürdürmüştür.

Öğrencileri bilim ve teknoloji çağının tüm hedeflerine ulaşabilecek düzeye getirmenin eğitimde sürekli yeniden yapılanma ile gerçekleşeceğini düşünen AR-EL Okulları, ilerlemenin ana kuralları arasında tek değişmeyenin sürekli değişim olduğuna inanmaktadır. Bu nedenle kapalı alanlarına 1997 yılında Spor ve Kültür Kompleksini katmıştır.

Kuruluşunu 2001′de gerçekleştirdiğimiz Fen Lisemiz 2002-2003 eğitim ve öğretim yılında ilk öğrencileriyle tanışmıştır.

AR-EL 2005 Anaokulu; 2005-2006 eğitim ve öğretim yılında Sefaköy’de açılmıştı
Ve 2007 yılında IB okulu olmaya hak kazanmıştır.

Ilimleri, Hasan Mezarcı

Posted in Uncategorized by admin on the May 30th, 2008

Hasan Mezarcı (d. 1954, Düzce), radikal ve muhafazakar görüşleriyle tanınan Türk siyasetçi ve din adamıdır.

İlkokuldan sonra Düzce Merkez Kur’an Kursu’nda hafızlığını yaptı ve İmam-Hatip Okulu’na girdi. İmam-Hatip’i bitirince Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni kazandı. İlahiyatı okurken medrese tahsili de aldı. Sahasında isim yapmış ilim adamlarından dersler alan Mezarcı, Arapça, tefsir, hadis ve kelam gibi ilimleri öğrendi.

Daha küçüklüğünde dedesinin okuduğu Ahmediye ve Muhammediye gibi İslam klasiklerine büyük ilgi duyan Hasan Mezarcı, “Osmanlı’ya, tarihe alakamız, resmi tarihin zıddı olan fikirlere alışkanlığımız aileden geliyor” diyor. Öğrencilik yıllarında müezzinlik ve imamlık ile Diyanet İşleri Başkanlığı ve Tarım Bakanlığı’nda memurluk yaptı. Müftülüğe Ağrı’nın Eleşkirt ilçesinde başladı. Sonra askerlik görevini yaptı. Yedek Subaylığı sıkıyönetim dönemindeydi. Adana 6. Kolordu Komutanlığı’nda Basın ve Halkla İlişkiler subayı olarak vazife aldı. Askerlikten sonra Sakarya’nın Akyazı ilçesine müftü daha sonra da İstanbul’un Ümraniye ilçesinde tayin edildi. Akyazı’da 5, Ümraniye’de 3,5 yıl görev yaptı. Dokuz yılı müftü olmak üzere devlet memurluğundaki hizmeti 15 yılı aştı.

Müftülük yaptığı bölge İstanbul’dan Refah Partisi tarafından aday gösterilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi. Evli ve altı çocuk babası olan Hasan Mezarcı yakın tarihle ilgili tartışmalı konuları gündeme getirmesiyle dikkat çekti ve bu yüzden partisinden ihraç edildi. Daha sonra hapis cezasına çarptırıldı. Hasan Mezarcı’nın hapishane süreciyle başlayarak bir içine kapanma ve yalnızlaşma sürecine girdiği gözlendi. Hapis cezasının bitiminden sonra gittiği Almanya’da kendisinin Hazreti İsa olduğunu iddia etti. Psikolojik rahatsızlığı olduğu sanılıyor.

Siması: Ebû, Nigâr Hanım

Posted in Uncategorized by admin on the May 30th, 2008

Nigâr Hanım, (d. 1856, İstanbul - ö. 1 Nisan 1918, İstanbul) Türk şairdir. Babası 1848 Macar İhtilali mültecilerinden Macar asıllı Osman Paşa’dır. Öğrenimini Fransız mektebinde yaptı. Özel olarak Türkçe, Arapca ve Farsca dersleri aldı. Çocuk yaşında iken şiir yazmaya başladı. Fransızca dilini ve Fransız edebiyatını çok iyi bilmekteydi. Zamanının kibar aleminin en seçkin simasi olarak bilinmekteydi. Fransız salonlarını andırır şekilde, her Salı günü konağında zamanın tanınmış şahsiyetleri toplanır ve bu toplantılarda şiirler okunur, müzik dinlenir ve sanat ve edebiyat konularında konuşulurdu. 1 Nisan 1918de İstanbul’da öldü; mezarı Rumelihisar Kayalar mezarlığındadır.

Şiirlerini Efsûs I (1877), Efsûs II (1891), Nîram (1896) , Aks-i Seda (1900) ve Elhan-i Vatan (1916) adlı eserlerinde topladı. Safahat-i Kalb (1901) adlı bir gönül hikayesini mektuplar halinde veren bir düzyazı eseri de vardır. Özel hayatında pek mesut olmayışının ıztırabını anlatan şiirlerinde ince bir lirizm görülür. Türk kadın şairler arasıda ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında en bol ve en özlü eserler vermiş bir şahsiyettir.

Kaynak: Kenan Akyüz, (1986) Batı Tesirinde Turk Şiiri Antolojisi 1860-1923 4.baskı, İstanbul: İnkilap Kitabevi, say. 217-218.

Celui Du, I. Dünya Savaşı tankları

Posted in Uncategorized by admin on the May 30th, 2008

Tank ilk defa Birleşik Krallık tarafından I. Dünya Savaşı sırasında Batı Cephesi’nde ortaya çıkan siper harbi çıkmazını aşabilmek için geliştirilmiştir. İlk tank prototipi İngiliz Ordusu tarafından 6 Eylül 1915 tarafından test edilmiştir. Her ne kadar Birleşik Krallık Deniz Kuvvetleri tarafından “karagemileri” diye adlandırılmış olsalar da, ilk üretilen araçlara gizliliği korumak adına “su taşıyıcı tanklar” ve daha sonraları da kısaltılarak “tank” denilmiştir.

İngilizler tank geliştirme konusunda liderliği almış olsalar da Fransızlar da çok yakından takip ediyorlardı ve ilk tanklarını 1917′de hizmete aldılar. Öte yandan Almanlarsa tanklardan çok tanksavar silahlara önem verdiklerinden bu yönde daha gerideydiler.

İlk sonuçlar pek parlak değildi. Tankları hareket ettirdiğiniz de ya da çarpışmaya soktuğunuz da ortaya çıkan mekanik güvenilirlik sorunları tankların çabuk aşınmasına neden oluyordu. Top ateşiyle çokca dövülmüş arazide ilerlemek zor oluyordu ve ancak Mark I ile FT-17 tankları gibi çok hareketli tanklar bunun üstesinden gelebiliyordu. Mark I’in eşkenar dörtgen şekli günümüzdeki birçok modern tanktan çok daha rahat bir şekilde engelleri aşmasına özellikle de geniş siperleri geçmesine olanak veriyordu.

Tank sonunda siper savaşının modasını geçirtti ve İngilizlerle Fransızlar tarafından hizmete alınan binlerce tank savaşının sonucunu etkiledi.

Tankla birlikte ilk kendinden tahrikli top, ilk zırhlı personel taşıyıcı’da I. Dünya Savaşı’nda kullanılmıştır (Mark V tankının içinde küçük bir piyade timini alacak kadar yer bulunuyordu.)


Tankların kavramsal temelleri

Tankların kavramsal temellerinin antik çağlardaki garip görünüşlü kuşatma araçlarına kadar gittiği tartışılmaktadır. İlk mekanik çözüme yönelik girişim Leonardo da Vinci’nin ünlü ‘tank’ tasarımıdır. Sanayi Devrimi’nin gelişi ve buhar gücünün tanınmasıyla çok geçmeden , Kırım Savaşı’nın sonlarına doğru 1855 yılında James Cowan ‘Buhar gücüyle ilerleyen Koçbaşı’ önerisini sundu. Zırhlı bir traktörden başka bir şey olmayan bu alet için Lord Palmerston’un ‘barbarca’ dediği bilinir, ancak gerçek şuydu ki, alet mekanik olarak hiç kullanışlı değildi.

Iki büyük, Du Fu

Posted in Uncategorized by admin on the May 30th, 2008

Du Fu (ya da Tu fu) (d. 712 - ö. 770) Tang dönemi’ndeki önemli bir Çinli şairdi. Li Bai de dahil olmak üzere bir çok kişi O’nu yaşamış en büyük Çinli şair olarak tanımlamıştı. Yazıtlarında ülkesine hizmet etmek isteyen bir hizmetkar olarak kendisini tanımladı. Yaşamı An Lushan İsyanı’nda (755) yaşamı büyük zorluklara girdi ve yaşamının geri kalanını büyük zorluklarda yaşadı.

Yaşamında o kadar tanınmasa da, eserleri Çin ve Japonya kültüründe oldukça mühim olmuştur. Çinliler tarafından tarih şairi olarak tanımlanırken, batı kültürü için de Çinli Shakespeare olarak tanımlanmıştır.

Teşkilatında, Beyceli, Fatsa

Posted in Uncategorized by admin on the May 30th, 2008

Beyceli, Ordu ilinin Fatsa ilçesine bağlı bir köydür.

Konu başlıkları


Tarihi

Zeki Sarıhan’ın henüz basılmamış Çocuk ve Vatan adlı kitabının bir bölümünde köyün tarihi hakkında şu bilgiler verilmektedir:
Ordu-Giresun bölgesine ilk yerleşen Türklerin Çepni boyundan olduğu yazılmaktadır. Bunların yaylalardan bu dere boylarına, orman içlerine geldikleri yolundaki kayıt akla yakındır. Çünkü, köylülerimiz 1950’li yıllara kadar yaylacılık yapıyorlar ve yazın hayvanlarını yürüme sekiz saat çeken yukarıdaki yaylalara çıkarıyor, burada yaptıkları basit yayla evlerinde barınıyorlardı. Onlar, önce bu köylere yerleşip daha sonra yaylalara çıkmaya da başlamış olsalar, geldikleri yer yaylaların ötesindeki Orta Karadeniz bölgesinin iç kısımlarıdır. Onların yaylalardaki obalarda bazı hatıraları da vardır. Fatsa-Niksar sınırının geçtiği Düz Oba’da, sanki bir zamanki ağıllarının veya tarlalarının sınırı olarak dizilmiş taşlar hâlâ soru işaretleri çağrıştırarak durmaktadır. Bu obanın güneyinde iki bin metreyi aşan Sûlük tepesinde cereyan etmiş savaşlardan söz edilmektedir. Dağın yamacında Kırkkızlar denilen bir Ormangülü topluluğu vardır. Yalnız bizim köylüler değil, bu yaylaları kullanan diğer köylüler de, buralardaki olayları, kendi uzak geçmişlerinden bir efsane bulutunun içinde kalmış anılar olarak anmaktadırlar. Kırkkızlardaki çalılara bez parçaları bağlanmaktadır.
Yaylalar kışın soğuktur. Atalarımızın kışın rahat etmek için daha umuk (soğuktan korunan) yerlere doğru indiği akla geliyor. Yaylalardaki yerleşim yerlerinin adı Oba’dır. Beyceli’nin yaylasının adı Sarıçiçek Obası’dır. Karadeniz’e doğru biraz daha aşağılara inince güzleler gelir. Köylerimizin de “Kışlak” olması gerekir ancak yaylalarında köylerimiz “Cenik” olarak anılır. Bu “Canik” adından bozmadır veya Canik’in aslı böyledir. Canik, Türklerin gelişinden önce de Samsun’dan Fatsa’ya kadar kıyı bölgesine verilen addır ve Osmanlı tarihine de Canik Sancağı olarak geçmiştir.
Beyceli köyünün 15-17. yüzyıllarda zaten ayrı bir köy sayıldığı anlaşılan Kuzmeri’de oturanlar dışında bugünkü sakinleri, köye altı yüz yıl önce gelen Türklerin torunları değildir. Çünkü, bugünkü kuşaklar, atalarının başka köylerden buraya gelip yerleştiğini bilmekte bunu 250 yıl öncesine kadar götürmektedirler. Bugün köydeki Müslüman mezarlıkların büyüklüğü bu son yerleşimcilerin ölülerinin mezarlıklarının kapladığı alandan kat kat fazladır. Örneğin Sarıhan mahallesi mezarlığında son ölenlerin mezarlarından Sarıhanların atası Velikadıoğlu Abdullah Kadı’nın mezarına kadar 27 adımlık bir mesafe vardır. (Abdullah Kadı, 1790’da ölmüştür.) Buradan mezarlığın içinden geçen yola kadar 32 adımlık mesafe daha vardır. Mezarlığın yolun üstünde kalan kısmı ise yolun altıdakinden daha geniştir. Yani, ölüleri belli olan mezarların kapladığı alan mezarlıktaki alanın beşte biri bile değildir. Bu torunları kaybolmuş, kimsenin sahiplenmediği mezarların hapsi ağaç ve dikenlerle kaplıdır ve tek birinde bile dikili bir mezar taşı yoktur. Artık toprakla bir olmuş şekilsiz taşlardan ve farklı renkteki toprak damarlarından bunların mezar olduğu anlaşılmaktadır. Ayhan Sarıhan, burada bin kadar mezar olduğunu hesaplamıştır Bunlar içinde yalnız birinde uzun bir mezar taşı, benim gençlik yıllarıma kadar biraz eğilmiş olarak durmaktaydı. Mahallenin mezarlığı içinden geçen yol çalışmaları sırasında kaybolmuş. Belli ki, bu mezar, önemli birisine aitti.
Köydeki mezarlıklardan birinin içinden geçen yol genişletilince, bazı kemikler ortaya çıkmıştı.
Bu köydeki eski atalarımızın mezarlarını kesme taşlarla çevirmek, bunların başına bir kitabe koymak gibi geleneklerinin olmadığı anlaşılıyor. Bunu yapmak için herhalde imkânları da yoktu. Türklerin, kendileri buraya yerleşmeden önceki toplulukların mezarlıklarını söküp tarla yaptığı, ancak daha sonra gelenlerin torunlarının, kendi ataları olmasa da Türk mezarlıklarına dokunmadığı, bugün köydeki birkaç mezarlığın orman halinde kalışından bellidir.
Beyceli Köyü, Osmanlı döneminde Satılmış kazasına, burası da Canik sancağına bağlı imiş. Canik sancağının bağlı olduğu ilin ilk adı Rum Vilayeti iken sonraki adı Sivas Vilayeti olmuş. Fatsa-Ordu bölgesi, Türkler tarafından 1280-1297 tarihleri arasında ele geçirilmiştir. 1332’de ölen Bayram Bey, bu küçük beyliğin kurucusu sayılabilir. Osmanlı idare teşkilatında Bayramlu veya Canik-i Bayram Nahiyesi/Kazası olarak geçmektedir. 1455-1576 yılları arasında Fatsa, bir köydür. Fatsa merkezli Satılmış-ı Mezid, doksanın üzerinde köyden oluşmaktaydı.

Köylülerin ürettikleri şeyler ve yaşantıları hakkında dolaylı bilgilerle yetinmek zorundayız. Bu konuda en önemli kaynak Bahattin Yediyıldız’ın çalışmasıdır . Beyceli günümüzde Fatsa ilçesine, Fatsa da Ordu iline bağlıdır. Ordu 1920’de il olmuştur. Fatsa o tarihe kadar Trabzon Vilayeti’ne bağlı idi. Vilayetin sınırları, Fatsa’nın hemen doğusundan denize dökülen Bolaman Irmağı’na kadar uzanıyor, bu ırmağın Batısında kalan bölge Canik sancağına bağlı bulunuyordu. Bu nedenle, Ordu’ya ait Osmanlı vergi defterlerinde bütün köylerin adları, bunlarda vergiye esas olan erkek işgücü sayısı, ve alınacak vergiler tek tek belirtilmiştir ancak bunların hepsi Bolaman Irmağı’nın doğusundaki yerleşim yerleriyle ilgilidir. Fakat ırmağın iki tarafındaki köylerin durumlarının birbirine benzediği açıktır.
Öte yandan sevindiricidir ki, başka bir araştırmacı Mehmet Öz, Canik Sancağı’nın vergi defterlerine dayanarak 15. ve 16. Yüzyıllarda Canik Sancağı tarihini yazmıştır ve burada adları sıralanan yerleşim yerleri arasında Beyceli köyü, eski adı olan Miri olarak yer almaktadır. Buna göre Ordu Kazası Satılmış Nahiyesi veya Bölüğü’ne bağlı Miri köyünün vergi mükellefi olan hane sayısı 1455 sayımında 17 iken, bundan otuz yıl sonra 1485’te yapılan sayımda 16’ya, bundan otuz beş yıl sonra 1520’de yapılan sayımda ise 12’ye inmiştir. Aradan geçen 65 yıl içinde köyün nüfusu niçin artmamış, aksine eksilmiştir? Bunu bilen yoktur. Dahası, 1576’da yapılan sayımda ise köy boş görünmektedir.
Oysa Satılmış’ta köylü nüfus 1455 ile 1576 yılları arasındaki 121 yıl içinde çok hızlı bir artış göstermiştir. Bu iki tarih arasında 1.737’den 9.280’e çıkan bu nüfusun önemli bir bölümünün bölgeye güneyden, Karadeniz’in iç kısımlarından ve İç Anadolu’dan gelmiş olması gerekir. Artış özellikle 1520 ile 1576 yılları arasında olmuş ve bu tarihler arasındaki 56 yıl içinde nüfus 2.696’dan 9.278’e çıkmıştır.
Canik sancağında yüzlerce köy ve mezra içinde böyle boşalmış görünen birkaç köy ancak vardır. Köyler büyük çoğunlukla, bir kısmı hâlâ kullanılan adlarıyla yerli yerindedir. Bunlardan şimdi Beyceli’nin bir mahallesi olan ve Kuzmiri olarak Kozmiri-i Küçük’ün 1455 ile 1576 yılları arasındaki bu dört sayımda nüfusu sıra ile 5, 6, 14, 28’dir. Bugün Kösebucağı köyüne bağlı bir mahalle olan ve Küçükmiri olarak adlandırılan “Miri-i Küçük”teki hane 14, 11, 9, 27’dir. Miri’ye komşu diğer köylerden Aşağı Fizme’de 39, 57, 41 ve 246 hane görünmektedir. Güvez’de 18, 17, 45, 125 hane vardır. 1960’a kadarki adı Serkiz olan “Serkis”te ise 16, 18, 13, 66 hane sayıldığı kayıtlıdır. Son iki sayım arasında geçen 56 yıl içinde köy nüfusları önemli ölçüde artmıştır. Bu, doğumlarla gerçekleşen normal nüfus artışının yanında bölgeye göçler olduğunu da düşündürmektedir.
Beyceli köyünün 1520’den sonra (1576 sayımında ortaya çıkan) boşalma durumu ile sahipsiz mezarlıkların durumu uyuşmaktadır. Bu bölgedeki Hıristiyan nüfusun hiç değilse bir kısmının Türklerin bölgeye gelmesinden sonra din değiştirerek Müslümanlaştığı tarihsel bir gerçektir. O tarihlerden beri bu köyün hiç değilse Kuzmiri mahallesinde oturan veya bizim mahalledekiler gibi sonradan gelenlerin asıllarında böyle din değiştirme durumu olup olmadığı bilinmiyor. Kimsenin buna önem verdiği de yoktur. 1924 göçü sırasında Gölköy’den gönderilen Rumların çocuklarından biri Müslüman yapılarak Ahmet adı verilmişti. Ona Yeni Ahmet denirdi. Şimdi onun evlatlarına ve torunlarına Yeni Ahmetler denmektedir.
Kuzmeri’de hiç birinin birbiriyle bilinen bir akrabalığı olmayan 15 sülale vardır. (2006’da köydeki toplam 290 haneden 140’ı Kuzmeri mahallesindeydi) Çakıroğulları, Külahoğulları, Alioğulları, Mecekoğulları, Sadıkoğulları, Hekimoğulları, Etçioğullerı, Hatiboğulları, Kürt Ali Oğulları, Zembekoğulları, Ofluoğulları, Delivelioğulları, Çulcuoğulları, Altıgatlar, (1930’larda Güney Miri mahallesinden gitme birkaç evden ibaret) Sarıkadıoğulları.
Bu ailelerden Külahoğulları’nın komşu köy Çavdar’dan, oraya da daha yukarılardaki bir köyden geldiği biliniyor. Hatiboğulları, Hatipli mahallesinden , Sadıkoğulları, Aşağıköy mahallesinden göçmüşlerdir. Zembekoğulları Serkiz köyünden, oraya da Ünye’nin Zembek köyünden gelmişlerdir. 10 sülalenin nereden geldiğine ilişkin bir bilgi yoktur. Bunların köye yerleşen ilk Türklerden olduğu akla geliyor. Bu mahallede belli başlı iki mezarlıktan Aloğlu mezarlığında sahibi belli mezarların kapladığı alan, sahibi belirsiz olanların kapladığı alanın belki onda biri kadardır. Daha küçük olan Mecek mezarlığında ise bilinmeyen mezarların kapladığı alan bilinenlerden 2-3 misli fazladır.
Cemalı mahallesine niçin bu ad verildiği bilinmemekte ancak bunun Cemal adında birinden geldiği sanılmaktadır. Bu mahallenin mezarlığında da sahibi bilinmeyen mezarların kapladığı alan, bilinenlerin iki katı kadardır. 2006 yılında 33 evin bulunduğu mahalledeki aileler beş kökten gelmektedir. Bunlar Etlikoğulları, Müezzinoğulları, Çuhadaroğulları, İspiroğulları ve Hatiboğulları’dır. Etlikoğulları’nın bir kolu olan Gırmanoğulları’nın atasının Düğünlük köyünden iç güvevsi olarak geldiği söylenmektedir. Şimdi bu dört aile 11 soyadı taşımaktadır. Yaşar Durgun’un babası Mehmet Çavuş’tan da işiterek anlattıklarına göre bu mahallede bir medrese varmış, Etlikoğulları’ndan Mahmut Hoca, burada mektep okuturmuş. Daha yakın zamanlarda, tarla kazılırken mektebin kömürleşmiş bazı tahtaları topraktan çıkmış. Mahalle, ormanlar kesilerek genişletilmiş. 19. Yüzyılın ilk çeyreği içinde buraya gelin gelen Gülhanım Üregil, o tarihte mahallede bulunan altı ev sayıyor.

Kuzmiri dışında, köy niçin boşalmıştır. Mehmet Öz, şöyle demektedir:
“Önceden meskûn bazı köylerin ya hâli ve harap kaydedildikleri veya karye (köy) statüsünü muhafaza etmekle beraber nüfuslarının tamamını kaybederek ekili alan haline döndükleri de müşahede edilmektedir. Bu gibi durumların sebeplerini anlayabilmemiz için yeterli bilgimiz yok” Köyün bu boş hali ne zamana kadar sürmüştür? Bunu da kimse bilmiyor. Ancak, köydeki birkaç ailenin buraya gelişleri hakkında bazı bilgiler vardır.
Şimdi Sarıhan mahallesi olarak anılan mahallemize eskiden Kadilyanı denirmiş. Bunu özellikle Aşağıköy mahallesindekiler böyle söylerlerdi.
Son yerleşimde (Kuzmeri dışında) Miri köyüne, Cemalı ve Aşağıköy’e gelenlerle birlikte, belki de onlardan önce veya sonra ilk gelen ailenin Yusufoğulları olduğu anlatılmaktadır. Bunu Yusufoğulları’nın en yaşlı üyesi Yakup Dik’ten, 1998’de son defa dinlemiş ve not etmiştim. Onun anlattığına göre atası buraya Kumru’nun Akçaalan köyünden gelmiş. Oradaki lakapları da Yusufoğulları imiş. Ve sülalenin bir kolu halen orada yaşıyormuş. İlk gelenin adı Ahmet’miş. Babasıyla kavga ettiği için köyünü terk etmiş ve boş bulduğu bu toprağa gelip yerleşmiş. O geldiği zaman mahallede başka bir ev yokmuş. Hatipli mahallesinde bir, Kuzmeri’de ise dört hane varmış. Hatipli mahallesine ilk gelen ailenin 1650’lerde buraya Akkuş’tan gelip yerleştiğini Mustafa Hatipoğlu ifade etmektedir.
Ahmet’in dört veya beş oğlu varmış. Onun oğlu Ali, Ali’nin oğlu da Hasan’mış. Bu Hasan cami yanındaki yapıda 33 yıl mektep okutmuş ve 58 yaşında ölmüş. Onun oğulları İsmail, Yusuf ve Mezam adlarını taşıyormuş. İsmail 1924’te 60 yaşında ölmüş. Oğlu Dikbasan lakaplı 1880 doğumlu Ömer ise, 1944’te 60 yaşında ölmüş. 1913 doğumlu Yakup Dik, işte bu Dikbasan Ömer’in oğludur. Yakup dedesinin kardeşi Yusuf’un evini hatırlıyor. Altı ahır olan bu ahşap ev, bugün Dikbasanların evlerinin yanından geçen yolun üst tarafındaymış ve üç odalı imiş.
Yakup Dik’in ve 1933 doğumlu Ahmet Dik’in benzer anlatımlarına göre Yusufoğlu Ahmet’in oğullarından biri Kuzmeri’de bir kadına gidiyormuş. Onu orada öldürmüşler. Öldürenlere veya öldürene 50 kuruş ceza verilmiş. Ölenin babası Yusufoğlu, “oğlunu hak altında bırakmamak için” bu parayı devlete kendisi ödemek istemiş. Tepenin ardındaki Gökçeli’ye giderek Velikadıoğullarından 50 kuruş borç almış. “Ya parayı veririm, ya da arazi veririm” demiş. Adı “hazine arazisi” anlamına gelen Miri’nin topraklarını Yusufoğullarının ne hakla tasarruf ettiği, alıp satabileceği bilinmiyor.
Gelelim Sarıkadıoğullarının bu köye nereden ve neden geldiğine: Yusuf ve Ahmet Dik’in, doğumu 1892 olan ve seksen yaşındayken 1972’de ölen anasından duyup naklettiğine göre:
Velikadı’nın oğullarından biri hizmetçisi kızla “temas etmiş” Bundan bir çocuk dünyaya gelmiş. Delikanlının babası, bunları evden kovmuş. Onlar da komşu köy olan Gölköy’de Alaybeyoğları’nın gösterdiği bir odada birkaç yıl kalmışlar. Fakat Kadı’nın eşi, oğluna ve geline acımış. Kocasına, onları affetmesini rica etmiş.
— Miri’de bir adamın sana borcu vardı. Arazi al, oğlunu oraya yerleştir, demiş. Veli Kadı, arazi almayı uygun görmüş, Yusufoğlu Ahmet de ona şimdi mahallenin ortasında kalan bir yer göstermiş. O tarihlerde ırmaktan Hatipli’ye Güvez’den Aşağıköy’e kadar bütün arazi Yusufoğlu’nun emrinde imiş. Orayı “kapmış”mış. Çünkü her taraf bomboş. Velikadılar buraya bir çit örmüşler. Oğullarını da getirip yerleştirmişler. Kendilerine gösterilen yer, bugün Sıtkı Sarıhan’ların çöplüğü , belki ondan biraz daha geniş. Köyün bu yeni sakini, Velikadıoğlu Abdullah (Sarıkadı’nın da babası olacaktır), çalışıp çabalamış, yerini genişletmiş, Yusufoğullarının yerlerini “emme”ye başlamış. Böylece iki kuşak devri geçmiş. Bunlar Ahmet’in oğlu Ali’nin zamanında olmuş.
Bu “Kadı”lık unvanı nereden gelmektedir? Sarıkadı’nın babasının geldiği Gökçeli Köyü’nde de Velikadıoğulları yaşamaktadır. Bu aileden bir kolunun soyadı da “kadı”nın anlamına uygun olarak Yargıcı’dır. Gökçeli’de “Kanlıkiraz” adı verilen bir yer vardır. İdam mahkûmlarının burada asıldığı anlatılmaktadır. 1642’de bölgede böyle 6 kaza ortaya çıkmıştır. Bunlar Satılmış, Cevizderesi, Cöreği, Meydan, Serkis ve Keşdere’dir. Velikadıoğulları’nın, Gökçeli’ye bitişik Serkiz’de kadılık yaptıkları akla gelmektedir.
Sarıkadıoğullarının soyağacı, 1971’de Günal Sarıhan, 1990’da İlhan Sarıhan tarafından çıkarılmış ve o zamana kadarki bütün nüfus işlenmiştir. Günal Sarıhan, en eski ataları hakkında bilgiyi Dava Vekili Ömer Sarıhan’dan öğrendiğini, İlhan ise Emin Hoca’nın notlarına dayanarak onun oğlu Muhittin Sarıhan’dan derlediğini belirtmektedir. Bunlardan en eskisi ve Gökçeli köyünden Miri’ye geldiği sanılan Velikadıoğlu Abdullah Kadı’nın doğum tarihi 1730 olarak bulunmuştur. Ölümü ise 1790’dır. 60 yaşında ölen bu adamın bilinen tek oğlu Osman Kadı’dır ve 1769’da doğup 1835’te 66 yaşında öldüğü hesaplanmaktadır. Onun oğlu Abdülgani’nin erkek soyu sürmemiş, kızı da Aliefendioğullarına gelin gitmiştir. Üçüncü kuşaktan Mehmet Hoca 1820’de doğmuş, 32 yaşındayken 1852’de ölmüştür. Dördüncü kuşağın temsilcisi Osman Kadı, 1834’te doğmuş ve 1908’de ölmüştür. (Hesaplamada bir hata olduğu görülüyor. Mehmet Hoca’nın 14 yaşında bu oğlunun doğduğu sonucu çıkıyor).
Osman Kadı’dan başlayarak Sarıkadıoğullarının nüfusu bereketli bir biçimde artmaya başlamış. Çünkü Osman Kadı’nın yedi erkek evladı var. Hepsi de “Hoca” lakabıyla anılan bu evlatlar Yakup, Şevki, Mehmet, Mustafa, Abdülhamit, Abdullah, Ömer’dir. Bunlardan yalnızca 1917 yılında bir kız evlat bırakarak 49 yaşında ölen Mustafa’nın soyu kızından sürmüş ve Şakire Hala, Amasya’ya gelin gitmiştir. Onun evlatları ve torunlarıyla akrabalık ilişkileri sürdürülmektedir.. Diğer altı kardeşin erkek evlattan soyları sürmüş ve her biri kalabalık aileler oluşturmuşlardır. İçlerinde en son öleni dedem Şevki’dir. (1948).
Böylece, Sarıkadıoğullarının üç yüz yıla yaklaşan bir tarihi, gerilere gittikçe bulanık hale gelmekle birlikte bilinmektedir. Yusufoğullarının atasının bu tarihten daha önce geldiğine de kesin gözüyle bakılmaktadır. Onun gelmesinden beri ise 300 yıl veya biraz daha fazla geçmiş olmalıdır.
Mahalleye gelen üçüncü aile ise Aliefendioğulları (Menaflar)’dır. Osman Kadı’nın kızı Rahime Serkiz’de Aliefendioğulları’na gelin gittiği için, Abdülmenaf ona ayrılan bu toprak üzerine gelmiş. Bu ailenin 1998’de en yaşlısı olan (87 yaşındaydı) Cemile Güleç’in anlattığına göre, Serkiz’e gelin giden kızın adı Zale’dir ve Sarıkadıoğullarından olan Sülmangillerden gitmiştir. Cemile Güleç, 1950’de ölen bu kadının bu köye eşiyle birlikte nasıl geldiğini kendisinden dinlemiş. Bir atla buraya gelen Abdülmenaf, burada ev yapıp toprak işlemeye başlamış. Menafgillerden Şükrü Akay, onun üç karısı olduğunu belirtiyor. Abdülmanaf’ın Ömer, Memiş, Ali (Annemin babası), Mehmet ve Osman adlarında 5 oğlu olmuş. Onlardan Memet ve Osman doğmuşlar. Menafgil sülalesinden şimdi Beyceli’de yedi ev var. Son (2006) doğumları, Abdülmenaf’tan beri yedinci kuşağı oluşturmaktadır. Menaf’ın evi 1930’lu yıllarda yıkılmış.
Mahalledeki bu üç aileden Sarıkadıoğulları daha çok çoğaldıkları gibi, köyün topraklarından önemli bir bölümünü de ellerine geçirmişler. Bir yandan da köyün yönetimini (muhtarlığını) ellerinde tutmuşlar. Aliefendioğullarının bir bölümü yoksulluk içinde yaşarken, bir bölümü orta köylü durumunu korumuş. Yusufoğulları ise iyice altta kalmış. Bu kökten gelenler, Hafızoğulları, Mahmutlar, Osmancagil, Dikbasangil, Halibaşıgil (Halil Onbaşıgil) gibi ailelere ayrılmışlar.
Cemile Güleç, 10 yaşında olduğu 1922’de mahallede kaç ev bulunduğunu hatırlıyor ve bunları teker teker sayıyordu. Onun saydığı 20 evden Aygıroğulları’nın, Arif Çavuşlar’ın, Sülmangiller’in erkek soyu sürmemiştir. Hafızoğullarından Ali’nin amcası olan Mehmet’in ve Dikbasanlardan İsmail’in de erkek soyları sürmemiştir. Cemile Güleç, Kuzmeri’de 28 ev saymaktadır.
1920 doğumlu Ali Hafızoğlu da çocukluğunda mahalledeki ev sayısını 19 olarak bildirmekte ve bunları saymaktadır. Saymadığı yalnızca Aygıroğullarıdır ki bu evin o yıllarda söndüğü anlaşılıyor.
Kuzmiri’de en kalabalık aileler beş evle Çakıroğulları ve Aloğları (Alioğulları)’dır Yusufoğulları’nın atası Beyceli’ye geldiğinde Kuzmiri’deki dört evin şimdiki ailelerden hangilerinin atası olduğu bilinmemektedir. Ancak, Kuzmeri’deki geniş mezarlıklar, buranın da eskiden kalabalık bir yerleşime tanık olduğunu göstermektedir.
Aşağıköy mahallesinde birbiriyle akraba olmayan dört sülale vardır. Nafiz Özay, bunlardan Topçuoğulları’nın, Sarumustoğlular’ın ve kendi sülalesi olan Sadoğları’nın nereden geldiklerinin bilinmediğini, Hıdıroğulları’nın ise Kumru’ya bağlı Kişnavak köyünden buraya koyun çobanı olarak geldiklerinin söylendiğini anlatmaktadır. Onun çocukluğunda (1910’lu yılların ikinci yarısı ve 1920’li yıllar) Aşağıköy’de 16 hane varmış. Kendi sülalesinin dört kuşak erkeğinin adını sayabiliyor. İsin (Hüseyin) Efendi mektep okutuyormuş. Onun oğlu Bekir Ağa, onun oğlu da gene İsin, İsin’in oğlu da Nafiz’in babası Seyit imiş. O bunların mezarlarını biliyor. Daha öncekilere ait mezar yok. Mezarlık da dedesinin dedesi İsin’in mezarından başlıyormuş. Köyün mezarlığında sahibi bilinmeyen mezar yokmuş. Aşağıköy, Miri köyünden sayıldığına göre, burada daha önce bir Müslüman yerleşimi olmadığı akla geliyor. Bugünkü ailelerin dedeleri buraya 1700’lü yılların son çeyreğinde gelmiş olmalıdır.
Sonuç olarak Beyceli köyü halkı, bu boş veya Hıristiyan yerleşimi olan bölgeye sağdan soldan toplanmış. Ama bir çoğu nereden ve ne zaman geldiklerini bilmiyor.


Kültür

Köyün gelenek, görenek ve yemekleri hakkında bilgi yoktur.


Coğrafya

Ordu iline 82 km, Fatsa ilçesine 30 km uzaklıktadır.


İklim

Köyün iklimi, Karadeniz iklimi etki alanı içerisindedir.


Nüfus

Yıllara göre köy nüfus verileri
2007
2000 986
1997 900


Ekonomi

Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.


Muhtarlık

Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.

Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları (Fatsa Kaşmakamlığı arşivinden alınmıştır)

 2004 - Kazım Koç
 1999 - Mevlüt Cezan
 1994 - Mevlüt Cezan
 1989 - Şaban Akyüz
 1984 - Şaban Akyüz
 1977 - İsmet Sarıhan
 1973 - Cafer Akyüz
 1968 - Vehbi Sarıhan
 1963 - Vehbi Sarıhan
 1954 - İhsan Sarıhan
 1950 - Vehbi Sarıhan
   ?    Atıf Sarıhan
   ?    Hakkı Sarıhan


Altyapı bilgileri

Köyde, biri Sarıhan mahallesi, diğeri Kuzmeri mahallesinde iki okul vardır ve bunlar ilk beş sınıfı okutmaktadırlar. İlköğretim ikinci kademe öğrencileri ise İslamdağ’ın Çatak İlköğretim Okulu’na taşınmaktadır. Köyün bazı mahallelerinde içme suyu şebekesi vardır fakat kanalizasyon şebekesi yoktur. Ptt şubesi ve ptt acentesi yoktur. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon şebekesi vardır. Köye Mart 2007′de bir tarım teknisyeni de atanmıştır.


Dış bağlantılar

  • Yerelnet

Hedefler, Üsküdar Amerikan Lisesi

Posted in Uncategorized by admin on the May 30th, 2008

Üsküdar Amerikan Kız Lisesi, 1876 yılında Amerikan Board Heyeti tarafından Bahçecik’te kuruldu. Okul bugün İzmir, Tarsus’taki Amerikan okulları ve Gaziantep’teki Amerikan Hastanesi gibi Sağlık ve Eğitim Vakfı yönetimi altındadır.

Üsküdar Amerikan Kız Lisesi, Bahçecik’ten Adapazarı’na 1920 yıllarının başında da Bağlarbaşı’ndaki şimdiki mekana taşındı. Genç Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi Bağlarbaşı kampüsünde çağdaş Türkiye’nin genç kızlarını yetiştirmeye başladı.
Okulun o yıllarını en iyi tanımlayanlardan bir isim de 1928 mezunu olan ve mezuniyetinin ardından tam 37 yıl boyunca okulda Türk Müdür Baş Yardımcısı olarak görev yapan Semiha Malatyalıoğlu idi. Malatyalıoğlu’nun ilk izlenimleri, “okuldaki öğrenciler ve öğretmenlerin birbirine ne kadar yakın olduklarını” yansıtır. 1925 yılına gelindiğinde okuldaki eğitim Barton Hall bodrum katında ve Bowker Hall’da veriliyordu. Round House tam bugün bulunduğu noktada idi. Emir Konak’ın yerinde ise siyah ahşap bir bina yer alıyordu.

Günümüzde Kinney Cottage binasının bulunduğu yer bu dönemde ahır olarak kullanılıyordu. Ahır daha sonraları yıkıldı ve son sınıflar için ev ekonomisi ve alıştırma amacıyla kullanılmak üzere Kinney Cottage inşa edildi. Binaya okul Adapazarı’ndan taşındığı sırada müdürlüğünü üstlenen Mary Kinney’in anısına “Kinney Cottage” adı verildi.

1931-1961 yılları arasında resim öğretmeni ve yazar olarak çalışan Dorothy Blatter, Çalıdere Cottage’ı 1950 yılının sonbaharında yaptırdı ve tam 21 Aralık 1950’de “zaman kapsülü” nü binanın köşe taşlarından birinin ardına sakladı. Evin yapıldığı alan günümüzde de Üsküdar Amerikan Lisesi kampüsü içindedir.

MS. MARTIN VE MS. MORGAN
Jessie Martin, Üsküdar Amerikan Lisesi tarihinin önemli bir parçasıdır. Barton Hall’daki restorasyon 1946’da başladı. Huntington Hall ve Martin Hall’un yapımlarının tamamlanması ÜAL’nin Ms. Martin tarafından yönetildiği 1955 yılına rastlar. Jesse Martin’in onuruna, yeni binalardan birine Martin Hall adı verildi.

Helen L Morgan, 1956-1977 yılları arasında ÜAL’nin müdürüydü. Tıpkı Ms. Martin gibi o da ÜAL’ni “Türkiye’nin en iyi okullarından biri” yapmak için uğraştı.Okulun tek laboratuvarı olan fizik laboratuvarına ek bir laboratuvar yapılması için Helen Morgan, sarnıçın kimya laboratuarına dönüştürülmesini, Fred Shepard ise hamamın biyoloji laboratuvarına dönüştürülmesini sağladı. Okulun modern fen laboratuvarları ve bilgisayar merkezli en yeni binasına Ms. Morgan onuruna Morgan Hall adı verildi.

1990 yılında Üsküdar Amerikan Lisesi radikal bir değişiklik yaşadı ve okula erkek öğrenci kabulü başladı. Bu değişiklikle “Üsküdar Amerikan Kız Lisesi” tarih oldu ve okulun adı “Üsküdar Amerikan Lisesi” olarak değişti. USAID bursu, Sabancı Kuruluşu, destek veren veliler ve SEV yardımıyla okulda fiziksel değişikliklerde devam etti. Spor salonu yaptırıldı, Bowker, Barton Hall ve Morgan Hall binaları restore edildi.

Üsküdar Amerikan Lisesi, Türk kültürünün hızla değiştiği bu günlerde “eğitimde mükemmeliyet” arayışını sürdürüyor.

Okul bugün İzmir, Tarsus’taki Amerikan okulları ve Gaziantep’teki Amerikan Hastanesi gibi Sağlık ve Eğitim Vakfı yönetimi altındadır. Okul mülkleri SEV’e aittir. Bunların idare hakkı ise Amerikan Board Heyeti’nindir.

8 yıllık eğitim yasasının çıkmasının ardından, diğer yabancı okullar gibi Üsküdar Amerikan Lisesi ortaokulu da kalktı. Liseye hazırlık sınıfı eklendi. SEV, ortaokulun kapanmasıyla oluşan boşluk karşısında ilköğretim okulu açtı.

Uzun yıllara dayanan geleneğin SEV ve Üsküdar Amerikan Lisesi’nde yaşayacağı düşünülmektedir.


UAA YÖNETİMİ

  • Müdür:Whitman Shepard
  • Türk Müdür:Melike Ateş
  • Akademik Müdür Yardımcısı:Alison Stendahl
  • Hazırlık Müdür Yardımcısı:Figen Özakın
  • 9/10 Müdür Yardımcısı:John Rush
  • 11/12 Müdür Yardımcısı:Michael Hillhouse

HEDEFLER

  • Bilgi
  • Ana dersleri ileri düzeyde öğrenmeli ve aralarındaki bağın farkına varmalı
  • Hem yazılı hem sözlü olarak, Türkçe ve İngilizce’de ileri düzeyde, 2. bir yabancı dilde ise yeterli düzeyde iletişim kurabilmeli
  • Fiziksel dünya, insanlar ve çevre hakkında bir anlayışa sahip olmalı
  • Sanatı takdir edebilmeli
  • Yetenekler
  • Yaratıcı, eleştirici ve değerlendirici düşünme yetenekleri gösterebilmeli
  • Bireysel olarak ve takım halinde çalışabilmeli
  • Bilgiyi ve bilgi teknolojilerini değerlendirebilmeli ve kullanabilmeli
  • Öğrenmeyi yeni durumlara uygulayabilmeli
  • Davranışlar
  • Atatürk ilkelerini anlamalı, inanmalı ve onlara bağlı olmalı
  • Kendine, eşya ve malzemelere, ulusal değerlerine ve dünya insanlarına karşı sorumluluk taşımalı
  • Başkalarına karşı saygı ve hoşgörü göstermeli, yeni şartlara uyum sağlayabilmeli
  • Kişisel disipline ve kendi hakkında olumlu fikirlere sahip olmalı
  • Hobileri olmalı, spor veya ders dışı etkinlikleri takdir etmeli ve bu etkinliklere katılmalı
  • Öğrenmeye karşı istekli olmalı ve takdir etmeli
  • Risk alan, hedefine varmayı amaçlayan bir tavır sergilemeli

Kerim, İrae

Posted in Uncategorized by admin on the May 29th, 2008

İrae türlerini Space Rock olarak gösteren 2005 tarihli Türk Rock gurubudur.

Grup elemanları:

  • Gitar,vokal: Orhun Aran
  • Davul: Kerim Yenigün
  • Bas: Oğuz Akdoğan

Şarkılarından bazıları:

  • Yeni Dünya
  • İki Gram Dram
  • Gama-Fi
  • Teoride Yasamak


Dış bağlantılar

  • http://irae.biz/ Grubun internet sitesi

Ayeti., Halim (din)

Posted in Uncategorized by admin on the May 28th, 2008

İslâm dininde Allah’ın 99 isminden, acele etmeyen, günahkârların cezasını vermeye güç yetirdiği halde bunu acele yapmayıp, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.


İsmin geçtiği Kuran ayeti

  • (2:225) Allah, sizi yeminlerinizde bilmeyerek ettiğiniz lağıv (herhangi bir kasıt olmadan, kanaate göre yanlış yere yapılan yemin)dan sorumlu tutmaz. Fakat kalbinizin kazandığı yalan yere yapılan yeminden sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, çok halimdir.
  • (2:235) Böyle kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda size bir vebal yoktur. Allah biliyor ki siz onları mutlaka anacaksınız. Fakat meşru bir söz söylemekten başka bir şekilde kendileriyle gizlice sözleşmeyin. Farz olan iddet sona erinceye kadar da nikâh akdine azmetmeyin (kesin karar vermeyin). Bilin ki Allah gönlünüzdekini bilir. Öyle ise O’nun azabından sakının. Yine bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok yumuşaktır.
  • (17:44) Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız. Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır.
  • (22:59) Allah onları hoşnud olacakları bir yere (cennete) elbette koyacaktır. Şüphesiz Allah Alîmdir (her şeyi bilir) Halîmdir, (Kullarına yumuşak davranır.).
  • (35:41) Doğrusu gökleri ve yeri yok oluvermekten, Allah tutuyor. Andolsun ki eğer yok oluverirlerse, onları O’ndan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranır, çok bağışlayıcıdır.

Sert mizaçlı, insanları kıran, taşkın, kontrol problemleri olan sinirli kişiler, “Halîm” ismini zikretmeleri sonucu, kısa zamanda hoşgörülü hale gelirler.
Ahmed Hulusi, Din’in Temel Gerçekleri http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/din/

1972, Ay Astronotları

Posted in Uncategorized by admin on the May 28th, 2008

Ay Astronotları, Apollo Projesi ile Ay’a ayak basmış ya da yörüngesinde bulunmuş insanlardır. Ay Astronotlarının tamamı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarıdır, NASA’nın 1968-1972 yıllarında gerçekleşen Apollo Programı süresince toplam 24 kişi Ay Astronotu olabilmiştir.

2005 yılı itibariyle, ay’a ayak basmış olan 12 kişi sırasıyla;

  1. Neil Armstrong - Apollo 11 - Temmuz, 1969
  2. Edwin “Buzz” Aldrin - Apollo 11 - Temmuz, 1969
  3. Charles “Pete” Conrad - Apollo 12 - Kasım, 1969
  4. Alan Bean - Apollo 12 - Kasım, 1969
  5. Alan Shepard - Apollo 14 - Şubat, 1971
  6. Edgar Mitchell - Apollo 14 - Şubat, 1971
  7. David Scott - Apollo 15 - Temmuz, 1971
  8. James Irwin - Apollo 15 - Temmuz, 1971
  9. John Young - Apollo 16 - Nisan, 1972 (ayrıca Apollo 10, yere inmeden)
  10. Charles Duke - Apollo 16 - Nisan, 1972
  11. Eugene Cernan - Apollo 17 - Aralık, 1972 (ayrıca Apollo 10, yere inmeden)
  12. Harrison Schmitt - Apollo 17 - Aralık, 1972

Ayın yakınında bulunmuş 12 kişi sırasıyla;

  1. Frank Borman - Apollo 8
  2. Jim Lovell - Apollo 8, Apollo 13′
  3. Bill Anders - Apollo 8
  4. Tom Stafford - Apollo 10
  5. Michael Collins - Apollo 11
  6. Dick Gordon - Apollo 12
  7. Jack Swigert - Apollo 13
  8. Fred Haise - Apollo 13
  9. Stuart Roosa - Apollo 14
  10. Al Worden - Apollo 15
  11. Ken Mattingly - Apollo 16
  12. Ronald Evans - Apollo 17

İnsanların ayda bulunduğu 4834 dakika içerisinde 5771 fotoğraf çekilmiş; bunun yanı sıra en az 20 ila 120 kilo arası taş örnek alınmış ve araştırmalar yapılmıştır.

Liseyi, Mesut Dedeoğlu

Posted in Uncategorized by admin on the May 27th, 2008

Mesut Dedeoğlu (d. 1960, Kahramanmaraş) İlkokul, ortaokul liseyi Kahramanmaraş’ta tamamladıktan sonra Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü bölümünden mezun oldu.

Öğrencilik yılları ile beraber özel sektörde yöneticilik yapmaya başladı. 1987 yılında serbest ticaret hayatına atıldı. Halen Ankara’da iş hayatını idame ettirmektedir.

Niğde Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi, Şerefli Koçhisar kampüsünde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Ankara Serbest Muhasebeciler ve Mali Müşavirler Odası üyesidir.

Bir çok gazete ve dergilerde araştırma ve inceleme dalında yazıları yayınlaşmıştır.
Araştırına ve inceleme dalında;
“KAHRAMANMARAŞ EKONOMİSİ”, “DÜNDEN BUGÜNE KAHRAMANMARAŞ” adlı
yayınlanmış kitapları vardır.
Bir çok sosyal, kültürel ve spor amaçlı dernek ve vakıflarda Başkanlık Yöneticilik yapmaktadır. Bunlardan bazıları Kahramanmaraş TÜRK GÜREŞ VAKFI KURUCU ÜYESİ ve yıllarca KAHRAMANMARAŞ ŞUBE BAŞKANLIĞI yaptı.
Merkezi Ankara’da bulunan TÜRK GÜREŞ VAKFI Genel Merkezi Denetleme Kurulu Başkanlığı yaptı.
Kahramanmaraş 1998 - 1999 GÜREŞ AĞASI’dır.
ANGİAD (Ankara Genç İş Adamları Derneği) Yönetim Kurulu Üyesi, Genel Sekreterliğini yaptı. Derneğin Yüksek İstişare Kurulu Üyesidir.
ASİAD ( Ankara Sanayici ve İş Adamaları Derneği ) Yönetim Kurulu Üyeliği yaptı. Derneğin Yüksek Danışma Kurulu Üyesidir.
Ankara’da faaliyet gösteren Kahramanmaraş’lılar Vakfının Yıllarca Yönetim Kurulu Yönetim Kurulu Üyeliğini yaptı. Mevcut GENEL SEKRETERİ’dir.
03 Haziran 2004 tarihinde ara seçimlerde “Görme Engelliler Spor Federasyonu Başkalığına”
seçildi.
11 Aralık 2004 tarihinde genel federasyonlar seçimnlerinde tekrar “Görme Engelliler Spor Federasyonu Başkanlığına” seçildi. Türkiye Milli Paralimpik Komitesi ASBAŞKAN’lığını yaptı.
Dünya Görme Engelliler Birliği (IBSA) Futsal (Futbol) Yönetim Kurulu Üyesidir.
İngilizce bilen Mesut DEDEOGLU evli ve üç çocuk babasıdır.

Meclisteki görevine, Alinur Aktaş

Posted in Uncategorized by admin on the May 27th, 2008

Alinur Aktaş (1970 İnegöl, Bursa), İnegöl Belediye Başkanıdır.

Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi işletme bölümü mezunudur. AKP Kurucu Yönetim Kurulu üyesi olarak siyasete atılmış ve 28 Mart 2004 seçimlerinde İnegöl Belediye Başkanlığı görevine seçilmiştir.

Yılında 60., Savlet

Posted in Uncategorized by admin on the May 27th, 2008

1987 yılında Dobriç’te doğdu. İlk demolarına 2005 yılında Rapozof sayesinde başladı. 2005 yazında da Antitez adı altında ilk grup olarak İlk Hamle albümü çıktı. (Şantaj İle) 2006 yılında solo çalışma kararı aldı ve ilk solo albümü olan Kelime Oyunu albümünü Rapozof’un prodüktörlüğünde 2006 yılında çıkardı. Hemen ardından 2006 yazında da 2. solo albümü olan Lirikalite isimli albümünü yayınladı. 2007 yılının ilk haftalarında da Görüş Alanıma Girme adlı albümü yayınladı.
Kayıtlarını Rapozof’un prodüktörlüğünde Ultrasonic Recordz Çorlu ŞUbesinde Alıyo…

Hanafi, Mustafa Sait Yazıcıoğlu

Posted in Uncategorized by admin on the May 26th, 2008

Mustafa Sait Yazıcıoğlu (d. 1949, Sürmene, Türkiye), Türk siyasetçi.

Prof. Dr. Mustafa Sait Yazıcıoğlu, 22 Şubat 1949 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğdu. Babasının memuriyeti sebebi ile ilkokul ve ortaokulu Milas’ta, liseyi 1967 yılında Aydın’da tamamladı.
1967 – 1971 yılları arasında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans yaptı.

Bir yıla yakın bir süre Diyanet İşleri Başkanlığı merkez teşkilatında çalıştı.
1972 – 1977 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı adına doktora öğrenimi yapmak üzere Fransa’ya gönderildi.
1975 yılında 4 aylık kısa dönem Yd.Subay olarak askerliğini tamamladı.
1977 yılında Dr. Asistan olarak Ankara Üniveristesi İlahiyat Fakültesine girdi.
1983 yılında “Matüridi ve Nesefi’ye göre insan hürriyeti kavramı” konulu teziyle Doçent oldu.
1988 yılında Profesör oldu.
17 Haziran 1987 - 3 Ocak 1992 yılları arasında 14. Diyanet İşleri Başkanı olarak görev yaptı.
14 Şubat 1993 yılında Cumhurbaşkanlığı kontenjanından Yükseköğretim Kurulu Üyeliğine atandı.
21 Temmuz 1994 tarihinde Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanlığı’na atandı.
10 Mayıs 1996 tarihinde UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu Üyeliğine seçildi.
3 Kasım 2002 seçimleri ile AKP Ankara Milletvekili olarak TBMM’ye girdi.
5-10 Mart 2004 tarihinde İslam Konferansı Örgütü Parlamento Birliği (İKÖPAB) Türk Grubu Başkanlığı yaptı.
22 Temmuz 2007 seçimleri ile meclisteki görevine devam etti.
29 Ağustos 2007 yılında 60. hükümette “Devlet Bakanı” olarak görev aldı.
Evli ve iki çocuk babasıdır. Eski Valilerden Recep Yazıcıoğlu’nun kardeşidir.
“Matüridi ve Nesefi’ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı” isminde meb yayınlarından çıkan bir kitabı vardır.


Bazı yazıları:

  • Hızır Bey ve “Kaside-i Nuniye”si
  • Eş’arı’nin hayatı
  • İnsan fiili ve bir Kur’ân-ı Kerim ayeti.
  • Maturîdî kelâm ekolünün iki büyük siması: Ebû Mansur Maturîdî ve Ebu’l-Mu’in Nesefî.
  • Mâturidî kelâmında insan hürriyeti meselesi.
  • Hızır Bey ve “Kaside-i Nunîye”si
  • İlâhiyat Önlisans Programı
  • Cumhuriyetin 75.yılında Din Ögretiminde Yeni Hedefler
  • La Critıque De L’Enseignem Et En Particulier Celui Du Kalâm


Bazı çevirileri:

  • Gardet, Louis: İslam “din ilimleri” içinde ilm-i kelamın yeri üzerinde bazı düşünceler.
  • Hanafi, H[asan]: Teoloji mi antropoloji mi?


Kaynaklar:

  • http://www.divinity.ankara.edu.tr/tr/indir/makale52-88.pdf
  • http://www.divinity.ankara.edu.tr/tr/indir/bibliyografya.pdf
  • http://www.divinity.ankara.edu.tr/tr/indir/tez.pdf
  • http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1867

2007 seçimleri, Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı filminin gösterim tarihleri

Posted in Uncategorized by admin on the May 26th, 2008

Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı filminin ülkelerdeki gösterim tarihlerinin listesidir.

Gösterim tarihi Gösterime giren ülke
11 Temmuz 2007
12 Temmuz 2007
13 Temmuz 2007
18 Temmuz 2007
19 Temmuz 2007
20 Temmuz 2007
21 Temmuz 2007
30 Temmuz 2007
10 Ağustos 2007
23 Ağustos 2007

Nesefi’ye, Mustafa Sait Yazıcıoğlu

Posted in Uncategorized by admin on the May 26th, 2008

Mustafa Sait Yazıcıoğlu (d. 1949, Sürmene, Türkiye), Türk siyasetçi.

Prof. Dr. Mustafa Sait Yazıcıoğlu, 22 Şubat 1949 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğdu. Babasının memuriyeti sebebi ile ilkokul ve ortaokulu Milas’ta, liseyi 1967 yılında Aydın’da tamamladı.
1967 – 1971 yılları arasında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans yaptı.

Bir yıla yakın bir süre Diyanet İşleri Başkanlığı merkez teşkilatında çalıştı.
1972 – 1977 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı adına doktora öğrenimi yapmak üzere Fransa’ya gönderildi.
1975 yılında 4 aylık kısa dönem Yd.Subay olarak askerliğini tamamladı.
1977 yılında Dr. Asistan olarak Ankara Üniveristesi İlahiyat Fakültesine girdi.
1983 yılında “Matüridi ve Nesefi’ye göre insan hürriyeti kavramı” konulu teziyle Doçent oldu.
1988 yılında Profesör oldu.
17 Haziran 1987 - 3 Ocak 1992 yılları arasında 14. Diyanet İşleri Başkanı olarak görev yaptı.
14 Şubat 1993 yılında Cumhurbaşkanlığı kontenjanından Yükseköğretim Kurulu Üyeliğine atandı.
21 Temmuz 1994 tarihinde Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanlığı’na atandı.
10 Mayıs 1996 tarihinde UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu Üyeliğine seçildi.
3 Kasım 2002 seçimleri ile AKP Ankara Milletvekili olarak TBMM’ye girdi.
5-10 Mart 2004 tarihinde İslam Konferansı Örgütü Parlamento Birliği (İKÖPAB) Türk Grubu Başkanlığı yaptı.
22 Temmuz 2007 seçimleri ile meclisteki görevine devam etti.
29 Ağustos 2007 yılında 60. hükümette “Devlet Bakanı” olarak görev aldı.
Evli ve iki çocuk babasıdır. Eski Valilerden Recep Yazıcıoğlu’nun kardeşidir.
“Matüridi ve Nesefi’ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı” isminde meb yayınlarından çıkan bir kitabı vardır.


Bazı yazıları:

  • Hızır Bey ve “Kaside-i Nuniye”si
  • Eş’arı’nin hayatı
  • İnsan fiili ve bir Kur’ân-ı Kerim ayeti.
  • Maturîdî kelâm ekolünün iki büyük siması: Ebû Mansur Maturîdî ve Ebu’l-Mu’in Nesefî.
  • Mâturidî kelâmında insan hürriyeti meselesi.
  • Hızır Bey ve “Kaside-i Nunîye”si
  • İlâhiyat Önlisans Programı
  • Cumhuriyetin 75.yılında Din Ögretiminde Yeni Hedefler
  • La Critıque De L’Enseignem Et En Particulier Celui Du Kalâm


Bazı çevirileri:

  • Gardet, Louis: İslam “din ilimleri” içinde ilm-i kelamın yeri üzerinde bazı düşünceler.
  • Hanafi, H[asan]: Teoloji mi antropoloji mi?


Kaynaklar:

  • http://www.divinity.ankara.edu.tr/tr/indir/makale52-88.pdf
  • http://www.divinity.ankara.edu.tr/tr/indir/bibliyografya.pdf
  • http://www.divinity.ankara.edu.tr/tr/indir/tez.pdf
  • http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1867

Ankara Üniversitesi, Zekeriya Başarslan

Posted in Uncategorized by admin on the May 26th, 2008

Zekeriya Başarslan Ankara’da 02.01.1953′de doğdu.İlk,orta ve lise öğrenimini Ankara’da tamamladı.Ankara Keçiören Lisesi mezunudur.Eskişehir ve Eskişehirspor’a nüfus kütüğünden ve sevgisinden dolayı bağlıdır.Kırım ve Kırım-Tatar müziği sevgisi ayrıcalıklı bir yer tutar. Mimar Sinan Üniversitesi’ne Bağlanan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi -Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu Endüstri Tasarımı Bölümü’nü ve İTÜ’ye bağlanan Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Temel Bilimler Bölümünü bitirdi. Okulun ilk öğrencileri ve ilk mezunları arasında yer aldı. 1983 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü’ne Öğretim Görevlisi olarak atandı. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans (TRT Müzik Yayınlarının İrdelenmesi ve Ulusal Müzikte Sentez Arayışları) ve Doktora (Türk Halk Müziği ve Oyunlarında Eğitim ve Öğretim Yöntemleri) başlıklı tezlerini verdi.Yurt içi ve yurt dışı bir çok uluslararası sempozyuma,festivale katıldı.Şu anda Marmara Üniversitesi’nde Yrd.Doç.Dr. olarak görevine devam etmektedir.

Aydın’da, İsmet Sezgin

Posted in Uncategorized by admin on the May 26th, 2008

İsmet Sezgin, Türkiye’de uzun bir dönem ‘İsmet abi’ diye anılmış ve uzun yıllar Türk siyasetinde değişik görevler üstlenmiş, aynı zamanda Süleyman Demirel’in sadık çalışma arkadaşı olarak uzun bir kariyer sürmüş olan siyasetçidir.

1928′de Aydın’da doğdu. Osmanlı Devleti döneminde bir isyandan dolayı Aydın bölgesine sürülmüş Doğu Anadolu kökenli kalabalık bir ailenin en büyük çocuğudur. İlköğrenimini Aydın’da, orta ve lise öğrenimini İzmir’de tamamladı. 1950 yılında İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulundan mezun oldu. Öğrencilik yıllarında atletizmle uğraştı. Talebe Cemiyeti başkanlığı yaptı ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu’nun aktif bir üyesi oldu. Aynı yıl Denizli’de Emlak Kredi Bankasının şubesinde göreve başladı. Denizli’de matematik öğretmenliği yapan Saadet hanımla evlendi.

1952′de Denizli’de Demokrat Partiden İl İdare Kuruluna seçilerek politikaya atıldı. 1955 yılında henüz 27 yaşında iken Aydın Belediye Başkanı seçildi. Bu görevinden, 27 Mayıs 1960′ta Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülke yönetimine el koymasından sonra tutuklanarak ayrıldı. Tutukluluk süresinin sonunda Aydın’da Adalet Partisi il teşkilatını kurdu. 1961 yılında yapılan milletvekili seçimlerinde Aydın Milletvekili oldu.

1963′ten 1985′e kadar Türk Belediyeciler Birliği’nin Genel Başkanlığını yaptı. 1968 yılında AP Genel Başkan Yardımcılığını üstlendi. 3 Kasım 1969′da II. Demirel Hükümeti bünyesinde Türkiye’de ilk kez faaliyete geçen Gençlik ve Spor Bakanlığına getirildi. Bu görevini III. Demirel Hükümetinde de sürdürdü. 12 Mart 1971′de verilen Askeri Muhtıra sonunda kurulan I. Nihat Erim Hükümetinin göreve başlamasıyla bakanlıktan ayrıldı. 1961 yılından 1980 yılına kadar aralıksız olarak AP’den Aydın Milletvekili seçildi. 12 Kasım 1979 yılında kurulan VI. Demirel Hükümetinde aldığı Maliye Bakanlığı görevini, 12 Eylül 1980′de Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülke yönetimine el koymasıyla bırakmak zorunda kaldı.

Siyasi yasakların kalkmasından sonra 1988′de Doğru Yol Partisine katıldı, 1991 yılında DYP’den yeniden Aydın Milletvekili seçildi. 20 Kasım 1991′de kurulan VII. Demirel Hükümetinde İçişleri Bakanlığı yaptı. 25 Haziran 1993′te Demirel’in Cumhurbaşkanı olması ve Tansu Çiller’in DYP Kongresi’ni kazanmasıyla bakanlık görevinden istifa etti. Türkiye Sivas Madımak Olayı arifesinde Bülent Gültekin isimli belinde silah taşıyan tecrübesiz bir İçişleri Bakanı’nın elinde kaldı. 1995′de TBMM Başkanlığına seçildi ve bu görevi seçime kadar sürdürdü.

7 Ocak 1997′de Demokrat Türkiye Partisinin kurucuları arasında yer aldı. 30 Haziran 1997′de kurulan III. Mesut Yılmaz Hükümetinde DTP’den Milli Savunma Bakanlığı yaptı, 11 Ocak 1999′da kurulan IV. Bülent Ecevit Hükümetine kadar bakanlık görevine devam etti. 1999 seçimlerinde DTP Genel Başkanlığına seçildi. 18 Mayıs 2002′de Genel Başkanlıktan ayrılarak aktif politikayı bıraktı.

1.(XII), 2.(XIII), 3.(XIV), 4.(XV), 5.(XVI), XIX., XX. Dönem Aydın Milletvekilliği yapmıştır.


Referanslar

http://www.msb.gov.tr/anasayfa/html/Bakanlar/BakanPotre/ISezginB.htm

Aldı., Minette Walters

Posted in Uncategorized by admin on the May 25th, 2008

Minette Walters, (d. 26 Eylül 1949) İngiliz yazar.

İngiltere’de Dorset’te kocası ve iki çocuğuyla yaşayan yazar, yayın dünyasına bir dergide editörlük yaparak girdi.Halen zamanını yalnızca yazarlığa ayıran Minette Walters, “Buz Odasındaki Ölü” ile en iyi ilk polisiye roman dalında 1992 yılının Crime Writers’ Association John Creasey Ödülü’nü aldı. İkinci romanı “Heykeltraş”, eleştirmenler tarafından yılın en sürükleyici ve güçlü romanlarından biri olarak değerlendirildi ve 1993 yılında ABD’nin en iyi polisiye romanı olarak Edgar Allen Po Ödülü’nü kazandı. 1994′te “Kanlı Miras” adlı romanıyla Crime Writers Association Gold Dagger Ödülü’nü aldı. Yazarın ilk beş romanı BBC televizyonuna uyarlandı.


Eserleri

  • -Buz Odasındaki Ölü
  • -Kanlı Mİras
  • -Heykeltraş
  • -The Dark Room
  • -Thr Echo
  • -The Breaker

Içinde ilm-i, Türk-İslam Eserleri Müzesi

Posted in Uncategorized by admin on the May 25th, 2008

Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Türk ve İslâm sanatı eserlerini topluca kapsayan ilk Türk müzesidir. 19. Yüzyılın sonunda başlayan kuruluş çalışmaları, 1913 yılında tamamlanmış ve müze, Mimar Sinan’ın en önemli yapılarından bir olan Süleymaniye Camii külliyesi içinde yer alan imaret binasında 1914′de “Evkaf-ı İslâmiye Müzesi” (İslâm Vakıfları Müzesi) adı ile ziyarete açılmıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonra ise “Türk ve İslâm Eserleri Müzesi” adını almıştır.

Müze, Süleymaniye imaret binasından 1983 yılında, bugün içinde bulunduğu İbrahim Paşa Sarayı’na taşınmıştır.

TBMM’ye girdi., Michael Beinhorn

Posted in Uncategorized by admin on the May 24th, 2008

Michael Beinhorn ABD’li müzisyen ve prodüktör.

Müzik hayatına 1979′da kurulan Material grubunda keyboard çalarak başladı. Caz sanatçısı Herbie Hancock’a Rockit şarkısını yazarak ve prodüksiyonunu yaparak ün kazandı. Şarkı MTV Ödülleri’ni aldı ve listelere bir numaradan girdi.

Marilyn Manson, Korn, Soundgarden, Hole, Ozzy Osbourne gibi sanatçılarla çalışan Beinhorn, düşük frekansları kaydetmek için kendi kayıt sistemini geliştirdi.

Kavramı” isminde, Musaköy, Çanakkale

Posted in Uncategorized by admin on the May 23rd, 2008

Musaköy Köyü, Çanakkale ilinin Merkez ilçesine bağlı bir köydür.

Konu başlıkları


Tarihi

Köyün adının nereden geldiği ve geçmişi hakkında sağlam bilgi yoktur.Bunun temel nedenlerinden birisi bölgedeki en eski yerleşim yerlerinden biri olmasıdır.Fakat köyün yaşlıları buraya ilk yerleşen kişinin Musa isminde biri olduğunu söylerler.


Kültür

Köyün gelenek, görenek ve yemekleri hakkında bilgi yoktur.


Coğrafya

Çanakkale merkezine 17 km uzaklıktadır.


İklim

Köyün iklimi, Marmara iklimi etki alanı içerisindedir.


Nüfus

Yıllara göre köy nüfus verileri
2007
2000 273
1997 271


Ekonomi

Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Tarım bitkisi olarak daha çok fasulye , domates , tahıl ve özellikle de şeftali yetiştirilmektedir.


Muhtarlık

Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.

Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları:

2004 -
1999 -
1994 -
1989 -
1984 -


Altyapı bilgileri

Köyde, ilköğretim okulu vardır ancak kullanılamamasının yanı sıra taşımalı eğitimden yararlanılmaktadır. Köyün hem içme suyu şebekesi hem kanalizasyon şebekesi vardır. Ptt şubesi ve ptt acentesi yoktur. Sağlık evi bulunmaktadır. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.


Dış bağlantılar

  • Yerelnet

Ocak, E2

Posted in Uncategorized by admin on the May 22nd, 2008

e2, Ferit Şahenk’e ait Doğuş Yayın Grubu bünyesinde yayın yapmaktadır.

Ocak 2007’de yayın hayatına başlayan Türkiye’nin yeni eğlence kanalı e2, TV izleyicisine yeni seçenekler sunuyor. “Gündüz Olunca”, “Hava Kararınca”, “Uyku Kaçınca” ve “Maç Başlayınca” adını taşıyan kuşaklarda izleyicisini büyük sürprizler sunan kanal kısa sürede izleyenlerin beğenisini kazandı.

e2 dijital platform ve Türksat 2A 42o doğu uydusundan izlenebiliyor.

  • Yayına başlama tarihi: 15 Ocak 2007
  • Yayın Platformu:
    • Digiturk Kanal 50
    • D-Smart Kanal 37
    • Turksat 2A 42o Doğu, 11892 MHZ Merkez Frekansı, Yatay Polarizasyon, Symbol Rate 12800, Msymb FEC 5/6
  • E2 Resmi Sitesi

Ekolünün iki, Fernand Braudel

Posted in Uncategorized by admin on the May 22nd, 2008

Fernand Braudel (d. 24 Ağustos 1902, Meuse – ö. 27 Kasım 1985), Fransız tarihçi. Bir köy öğretmeninin oğluydu. 1923′te Sorbonne’da tarih bölümünden üniversite diploması aldıktan sonra 1924-1932 arasında Cezayir’de, 1932-1935 arasında da Paris liselerinde öğretmenlik yaptı. 1935′te Brezilya’ya giderek Sao Paulo’da Sâo Paulo Üniversitesi’nde ders verdi. 1937′de Paris’e dönerek Uygulamalı Yüksek Araştırmalar Okulu’nda öğretim üyesi oldu. Nazilerin 1940′ta Fransa’yı işgali sırasında Fransız ordusunda teğmen olan Braudel, Almanlar tarafından yakalanarak Lübeck’te bir esir kampına gönderildi, 1945′e değin orada kaldı. Savaş esiri olarak Almanya’da geçirdiği beş yıl içinde, 1949’da yayımlanacak olan doktora tezini hiçbir kaynağa başvurmadan yazdı: La Mediterranée et le monde mediterranéen à l’époque de Philippe II (İkinci Filip Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası). Bu tezle 1947′de Sorbonne Üniversitesi’nce doktora derecesine değer görüldü. Tez 1949′da La Mediterranée et le monde mediterranéen à l’époque de Philippe II (Akdeniz ve Akdeniz DÜnyası, 1990) adıyla iki cilt olarak yayımlandı. 16. yüzyılda İspanya ve Osmanlı imparatorlukları arasında 1571 İnebahtı Deniz Savaşı’yla noktalanan mücadeleyi, dönemin tarih, coğrafya, tarım, teknoloji ve düşünsel çerçevesi içinde ele alan bu yapıt, bu konuda çok kapsamlı bir incelemedir.

1946′da Marc Bloch ile Lucien Fèbvre’in kurdukları Annales dergisinin yayın kuruluna seçildi; Collège de France’da hocalık yaptı. Lucien Fébvre’in ölümüyle, tarih ve diğer sosyal bilim çalışmaları arasındaki ilişkileri teşvik amacıyla kurulan VI ème section de I‘École des Hautes Études’ün başkanlığına getirildi. 1962’den itibaren Maison Sciences de I’Homme’un baş yöneticisi oldu. İkinci büyük eseri olan Civilisation Matérielle et Capitalisme 1400-1800 (Maddi Medeniyet ve Kapitalizm, 1400-1800) 1979’da yayımlandı. Bunlardan başka, çok sayıda makalesi yayımlanan Braudel 1985′te öldü. Tamamlanmamış eseri Fransa’nın Kimliği, ölümünden sonra yayımlandı.

Bir coğrafyacı olmasına rağmen, tarih biliminde neredeyse devrim yaratmış bir ekolün, en ünlü temsilcilerinden biridir. Esir tutulduğu kampta yazdığı ve ülkemizde genellikle kısaca Akdeniz olarak bilinen kitap, tarihin öznesinin ne olduğuna dair tartışmalarda önemli bir dönüm noktasıdır. Annales ekolünün zaten tarihi küçük insanların tarihine dönüştürme çabasına ek olarak; Braudel, coğrafi yapıları, iklimi, gündelik hayatta kullanılan her türlü araç gereci de tarihin öznesi haline getirmiş ve aynı zamanda gerek zaman gerekse mekan algısını kökünden sarsmıştır. Tarihçilerin o devirde kullandığı Newton zamanını dışlamış ve kitabın anlatımını göreceli zaman üzerine kurmuştur. Zamanın hızı gerek mekandan mekana gerekse hangi zaman türünden bahsedildiğiyle ilgili olarak farklılık gösterir. Mekan algısı ise, Akdeniz’in sınırlarının konudan konuya göre değişiyor olmasıdır, yani anlatılan sabit bir Akdeniz bölgesi yoktur.

Maddi Medeniyet ve Kapitalizm ise Braudel’in artık olgunluk dönemi eseri olup, üç ciltte dünya tarihini anlatmak gibi bir işe giriştiği ve bunu yaparken de dünyanın her tarafından tarihçilerin yardımını sağladığı devasa bir yapıttır. Bu yapıt, tüm dünya tarihini piramit bir yapı olarak alır ve kitaptaki her şey bu üçleme üzerinden anlatılır. En aşağıdan yukarıya doğru, kitaplar sırasıyla ilerlerken, zaman ve mekan algısı da bu piramit yapıyla beraber ilerler. Braudel, piramidin en altına gündelik hayatın temel gereksinimlerini koymuş, ve bunları zamansal açıdan da en yavaş ilerleyen yani değişen zaman yapısı olarak nitelemiş, sonra bunların tarih içinde gelişimlerini ve bunların bir sonraki aşamalarını anlatmış, ve üçüncü ciltte de en aşağıdan en yukarıya doğru incelediği tüm yapıyı kapitalizme vardırmıştır. Böylece kapitalizmin gelişimi, en temel bileşenlerinden başlayarak son derece detaylı ve uzun şekilde aktarılmıştır. Ayrıca Braudel modern devletin 15. yüzyıl-18. yüzyıl arasında gelişememesini o dönemin kapitalizmden yoksun olmasına bağlar.


Başlıca Eserlerı

  • La Méditerranée et le Monde Méditerranéen a l’époque de Philippe II 3 cilt.
  • La part du milieu (vol. 1)
  • Destins collectifs et mouvements d’ensemble (vol. 2)
  • Les événements, la politique et les hommes (vol. 3)
  • Ecrits sur l’Histoire (1969)
  • Civilisation matérielle, économie et capitalisme, XVe-XVIIIe siècle (1979)
  • Les structures du quotidien (vol. 1)
  • Les jeux de l’échange (vol. 2)
  • Le temps du monde (vol. 3)
  • La Dynamique du Capitalisme (1985)
  • Ecrits sur l’Histoire II (1990)

Babasının, Rhea (mitoloji)

Posted in Uncategorized by admin on the May 22nd, 2008

Rhea,

Gaia ve Uranos’u kızıdır. Kardeşi Kronos’a eş olur ve onunla üçüncü kuşak tanrılar olan olymposluları üretir. Fakat Rhea çocuk doğurdukça eşi ve kardeşi Kronos onları yer. Rhea Zeus’u dünyaya getirmeden önce annesi ve babasının yardımıyla Lyktos mağarasına saklanır. Kronos onu yemeye geldiğinde Rhea bezlere sarılı bir taşı verir ve Zeus kurtulur.

Valilerden, Mehmet Vecdi Gönül

Posted in Uncategorized by admin on the May 22nd, 2008

Mehmet Vecdi Gönül 59. Hükümet (Erdoğan Hükümeti) Milli Savunma Bakanlığı yapmakta olan, aynı görevi 58. Hükümet’te (Gül Hükümeti) de yürütmüş, T.B.M.M. 21. Dönem ve T.B.M.M. 22. Dönem Kocaeli milletvekili, öncesinde Emniyet Genel Müdürlüğü, Kocaeli, Ankara, İzmir valilikleri yapmış bir siyaset adamı, üst düzey bürokrat ve mülki amirdir.

29 Kasım 1939′da Erzincan’da doğan Vecdi Gönül, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1960 yılında bitirmiş ve aynı yıl Erzincan ili Maiyet memurluğuna tayin edilmiştir. Gönül çeşitli ilçelerde Kaymakam Vekilliği ve Kaymakamlık yaptıktan sonra, 1970 yılında İçişleri Bakanlığı Özlük İşleri Genel Müdürlüğü’nde Şube Müdürü olarak görev yapmıştır. Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde mülki idare amirliği konusunda master yapmıştır. 1972 yılında Mülkiye Müfettişliği yapan Gönül, 1975 yılı başında Kocaeli Valiliği’ne tayin edilmiş, 1977 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü, 1978 yılında Merkez Valiliği’nde bulunan M. Vecdi Gönül 1979 yılında da Ankara Valiliği’ne getirilmiştir. 1981 yılında tekrar Merkez Valiliği’ne tayin edilen Gönül, aynı yıl sonunda Yüksek Öğrenim Kurulu kurucu üyeliğine atanmış, 13 Şubat 1984 tarihinde de İzmir Valisi olarak göreve başlamıştır. İzmir’de dört yıla yakın hizmet veren Gönül, 11 Ocak 1988 tarihinde de İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı’na tayin edilmiştir.

YÖK Kurucu Üyesidir. Sayıştay Başkanlığı, Avrupa Sayıştaylar Birliği Denetmenliği, ECO Ülkeleri Sayıştaylar Birliği Başkanlığı görevlerini yürütmüştür. 21. Dönem’de Kocaeli’den TBMM’ye girmiş, 22. Dönemde de milletvekili seçilmiştir. 58. Hükümet’te üstlendiği Milli Savunma Bakanlığı görevini 59. Hükümet’te de sürdürmektedir.

Vecdi Gönül, İzmir Valiliği sırasında, Milli Eğitim’e ve köy ulaşımına önem veren valilerden biri olarak akıllarda kalmıştır. Köy yollarının inşası için birkaç konkasör şantiyesi kurmuş, Adnan Menderes Havaalanı’nın inşası için büyük gayret sarf etmiştir. Vali Hüseyin Öğütçen’den devraldığı Balçova Tesisleri’nin tamamlanması için verdiği uğraş da İzmir’deki hizmetleri arasında sayılmaktadır.


Kaynakça

  • İzmir Valiliği


Dış Bağlantılar

  • Vecdi Gönül: www.sol.org.tr
  • Can Dündar’ın Vecdi Gönül hakkında bir yazısı

Ekolünün, Budizm

Posted in Uncategorized by admin on the May 22nd, 2008


Budizm. Tanrı’ya veya Tanrılara inancın olmadığı, “ateist” bir dindir. Buddhizm’in hiçbir biçiminde “yaratıcı bir doğa üstü kuvvet” veya “Tanrı” inancı bulunmamaktadır, bunun yanında Buddhizm’de Devalar denilen bir olgu vardır, “Deva” kelimesi Hinduizm dininde “yarı-Tanrı” veya “melek” anlamına gelir, Buddhizm’de ise ortadoğu dinlerindeki veya genel olarak anlaşılan manada “Tanrı” kavramından oldukça farklıdır, yaratıcı kuvvete sahip değildirler, insanlar gibi, samsara denilen doğum-ölüm döngüsündedirler ve kurtulmaya çalışırlar, yani başka boyuttaki başka biçimde olan varlıklardır ancak asla “yaratıcı” güçleri yoktur Tanrı değillerdir. Buddhizm, aynı zamanda bir felsefe ve bir psikoloji sistemidir. Budizm Sanskritçe ve Pali dillerinindeki eski Budist metinlerinde ‘aydınlanmış kişi’ anlamına gelen Buddha Dharma veya Dhamma olarak da bilinir. Budizm M.Ö. 563-483 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen, bugün Buddha olarak bilinen Siddhartha Gautama tarafından kurulmuştur. İlk kaynaklar Buddha’nın bugün Nepal sınırları içinde kalan Lumbini de doğduğunu ve 80 yaşında Kuşinigarda (Hindistan) öldüğünü yazmaktadır. Budizm Buddha’nın ölümünden sonra 500 sene boyunca Hindistan Yarımadasında, daha sonra Asya ve dünyanın geri kalanında yayılmaya başladı. Hindistan Budizmi bugün Nepal’in bazı bölgeleri dışında artık yok olmuştur. Bugün biliminsanları tarafından en sık kullanılan sınıflandırmaya göre üç çeşit akım vardır. Bunlar:

A) Güney Budizmi, Theravada, Güneydoğu Asya Budizm veya Pali Budizmi olarakta bilinir. İnananları başlıca Sri Lanka, Myanmar, Tayland, Laos, Kamboçya ve Malezya, Vietnam, Çin, Bangladeş’te bulunur.

B) Doğu Budizmi, Doğu Asya Budizmi, Çin Budizmi, Çin-Japon Budizm i olarakta bilinen Mahayana dır.İnananları başlıca Çin, Vietnam, Kore, Japonya, Singapur, Rusya nın bazı bölgelerinde bulunur.

C) Kuzey Budizmi, Tibet Budizmi, Tibet-Moğol Budizmi, Lamaizm, Vajrayana olarak da bilinir. Tibet, Moğolistan, Bhutan başlıca olmak üzere Nepal, Hindistan, Çin, Rusya’da da inananları vardır.

Konu başlıkları


Tarihçe

Siddhartha Gautama’nın Budistler tarafından Nepal’deki Lumbini’de doğduğuna inanılır. Yakın zamanda Hindistan-Nepal sınırındaki Kapilavastu’da doğduğuna dair iddaalar vardır. Yaşamının geleneksel hikayesi şöyledir: Az da olsa bilinen bu bilgiler onun yaşamına ışık tutabilir. Siddhartha bir prens olarak doğdu. Kral olan babası Suddhodana’yı bilge olduğu varsayılan bir kişi o doğduktan kısa bir süre sonra ziyaret etti. Onun hakkında “Bu çocuk ya muhteşem bir kral(chakravartin) olacak veya kutsal adam (Sadhu)” dedi. Babası Siddhartha’yı kral yapmak için yaşamı boyunca onu kötü gerçeklerden korumaya kararlıydı. Babalasının çabalarına rağmen 29 yaşındayken ilk kez, yaşlı bir kişinin ızdırap çektiğini görünce, halkının zor durumda olduğu kanısına vardı. Bu olaydan sonra sarayın dışındaki kısa yolculuklarda da bir derviş (sofu,zahit), hasta bir adam, çürümüş bir ceset, gibi çeşitli olaylarla karşılaştı. Bunlar genellikle Dört Asil Hakikat olarak bilinir.

Gautama, bu olaylarlardan dolayı canı çok sıkıldı. Yaşlılığa, hastalığa, ve bir zahidin yaşamı boyunca ölüme çare bulmak için araştırma yaptı. Gautama dilenci olmak için bu görkemli hayatı arkasında bırakarak sarayından kaçtı. Bir süre sonra, Buddha bunları keşfetmek için riyazet (nefsinin isteklerine karşı gelerek sade hayat yaşama) yaparak ruhsal araştırmaya girdi. Bu durumda … açlığa dayanma, hassas fısıltılar duyma, vücudda ağrı hissetmeme gibi… olağanüstü ruhanı güçler görüldüğünü hissetti. Bununla beraber bu ruhsal uygulama gerçek anlamda ruhi faydalar getirmedi ve gerçekte insanin kendi kendine nefret uyandıran zararlar verdiği tesbit edildi.

Yarıda kalan bu durumdan sonra dervişlik ve konsantre yerine meditasyon ve Anapanasati (nefes alış verişi kontrol edebilme), Gautama keşfetmiş olduğu bu yöntem ( Budistler Orta Yol olarak adlandırır) kendine aşırı düşkünlük ve kendini aşağı görmenin ortasında bir yol olarak düzenlendi.
Köylü bir kızdan gelen biraz süt ve rice pudding aldıktan sonra incir ağacının altına oturdu. Şimdi Bodh Gaya’da Bodhi (Aydınlanma, İlim) ağacı olarak bilinir. Gerçek anlaşılana kadar onun ne söylediği anlaşılamadı. Onun beş tayfası, yarım kaldığına inanılan araştırması ve gereksiz olduğunu düşünerek bıraktı. 49 gün sonra meditasyonu, 35 yaşındayken ilmini tamamladı. Batıda “Aydınlatıcı” veya “Alim” olarak ta bilinir. Bodhi’nin bu başarısından sonra Buda veya Gautama Buddha olarak bilindi ve harcandı ve geri kalan yaşamında kavramlarını öğretti (Doktrin). Bilim adamlarının kayıtlarında M.Ö. 5. yüzyıl yaşadığı belirtiliyor. Çeşitli kaynaklarda, onun M.Ö. 563-483 yılları arasında yaşadığı belirtilmektedir, fakat gerçek doğum tarihi tartışmaya açıktır. 80 yaşlarında Kushinagara (Pali Kusinara)(Hindistan)’da öldü.


Öğretiler

Budizm, başlangıçta yalnızca ahlâkî düşünceler ve bir tür yoga hayatı ya da düzenli ve disiplinli bir yaşam anlayışı ile sınırlanmış ve daha sonra, kutsal kast ayrımlarına, Tanrı’ya tapınma biçimlerine ve kurban törenlerine dayanan Hinduizmden ayrılarak, aynı zamanda felsefi bir akım şeklinde gelişmiştir. Buddhizme göre, varolan her şey, Tanrı’nın hiçbir müdahalesi olmadan, mekanik yasalara uygun olarak maddeden meydana gelir. Evrende ne varsa, bu şekilde varlığa gelir. Ruh da, bu yasalara tabi olmak durumundadır. Başka bir deyişle, Buddhizm, varlık görüşünde bireylerin, canlı varlıkların ezeli-ebedi bir ruhları olmadığını savunur. Bir Yaratıcının varolmadığına inanan Buddha’ya göre, kötülükle acının varoluşu bir yaratıcıya duyulacak inancın önünde aşılmaz bir engel oluşturur.

Buddhizme göre aslında nesneler varlıklar duygular hiçbiri devamlı değildir. Her şey geçicidir ve insanın bağlanabileceği herhangi bir şey yoktur. Madde dünyasında ve ruh dünyasında devamlı hiçbir şey yoktur,Dünya yoktur, kainat yoktur ruh yoktur.

Buddhizmin materyalizmden ayrıldığı önemli noktalardan biri de maddenin nihai gerçeklik olmadığını söylemesidir. Buddha, Lankavatara Sutra’da şöyle der:

“Fiziksel objelerin aslında kendilerinden gerçekliklerinin olmadığını öğretiyorum, bunların ancak zihnin ürünleri olduğunu söylüyorum, aslında hepsi bir ‘hayal’ dir. Bunların duyularla algılandığı ve ayırt edildiği doğrudur fakat aslında diğer yandan hiçbirinin kendiliğinden ‘kendi’ doğaları gerçeklikleri yoktur. Onlar gerçekte görülmüyorlar ama zihin tarafından ‘tasarımlanıyorlar’. Bir bakıma kavranabiliyorlar ama bir bakıma da gerçekte kavranamıyorlar”

“İnsan İsimlere, formlara ve maddesel dünyaya bağlanır ve onların zihnin bir yanılsaması olduğunu, zihinde oluştuğunu unutur ve hata yapar böylece zihnin özgürlüğü engellenmiş olur”

Buddhizme göre madde “nihai gerçeklik” değildir, maddeden önce “zihin” ve “düşünce” vardı. (”Maddeden önce zihin ve düşünce vardır” ifadesi sadece Mahayana okullarınca kullanılır. Theravada bu ifadeyi fazla karışık bulur onun yerine “Madde ve zihin her an etkileşim halindedir” der.) Madde de aynı ruh, Tanrı, “ben” inancı gibi zihnin bir yanılsamasıdır. Her şey gerçekte zihnin bir yanılsamasıdır. Haller vardır ve bu haller de nedensellik yasası çerçevesinde kendinden önceki haller tarafından etkilenip meydana getirilir. Bu durumlar oluş halleri geçici olarak bir araya gelir ve sahte kainatı sahte, boş bir “ben” i yaratır.

Önemli kutsal Buddhist metinlerinden biri olan “Heart Sutra”da Buddha’nın ciddi öğrencilerinden olan ve Nirvana’ya ulaştığına inanılan kendisine de bazen “Buddha”(aydınlanmış) denilen Bodhisattva Avalokiteshvara, Buddha’nın yaptığı derin içe dalış meditasyonunu yaptıktan sonra şunları söyler ve Buddha da bu gerçeği kavradığı için onu över:

“Bütün şekiller,formlar “boşluk”tur. Formlar boşluktan başka bir şey değildir. Aynı şey duygular, algılayışlar, oluşumlar ve bilinç/zihin için de geçerlidir.

Bütün fenomenler aslında “boşluk”tur. Hiçbir şey ne yaratılmıştır ne yok edilmiştir,ne artar ne azalır.
Bu nedenle bu “boşluğa” dahildir her şey. Boşluktan ayrı ne formlar vardır, ne duygular ne algılamalar ne oluşumlar ne de zihin vardır. Kulak ta yoktur göz de yoktur zihin şuuru da yoktur. Cehalet yoktur ne yaşlılık vardır ne hastalık ne de ölüm. Ulaşılacak bir şey de yoktur.

Buddhalığa Nirvana’ya ulaşanlar bu gerçekliği kavrarlar.”

Avolakiteshvara kendinden, değişmez sabit gerçekliği olan hiçbir şey olmadığını her şeyin sebeplere ve koşullara bağlı olduğunu söyler. “Ben” diye bir şey aslında yoktur. Formlar(algıladığımız dış dünya) aslında “gerçek” değildir”Form” olmadan algı da olmayacağından ve zihin kendini ifade edemeyeceğinden kendini anlamlandıramayacağından zihin de aslında bu “boşluğa” dahildir. Ama zihin olmadan da “formlar” hiçbir şey ifade etmeyecektir. Form olmadan zihin diye bir şey olmaz çünkü hiçbir şeye tepki vermez ama zihin olmadan da form hiçbir şey ifade etmez. Bütün dünya aslında 6 organın 6 farkındalık biçiminin (ki bunun içine ayrıca düşünme de dahil edilir) ilüzyonundan ibarettir. Duyu organları ve beynin yarattığı düşünce yetisi de ilgili farkındalık biçimlerini algılar. Ama bunlar “gerçeklik” değildir, gerçeklik bunlardan oluşmaz. Buddha’ya göre aslında “gerçek zihin” beyinde yahut vücudun içinde de oluşmaz. Beyinde oluşturduğumuz düşünceler “gerçek saf zihin” değildir dış dünyaya bağlı yorumlardan, deneyimlerden,deneyimlemelerden ve egodan “ben” düşüncesinden oluşur.


İnsanın tekrar doğumdan kurtulamamasının Nedenleri 12 Halkalı Neden-Sonuç Zinciri

  1. Bilgisizlik (Avidya):
  2. Mental oluşum (Samskara)
  3. Bilinç/şuur (Vicnana)
  4. Ad ve Biçim (Nama-rupa)
  5. Altı duyu (Şadayatana)
  6. Dokunma (Sparşa)
  7. Duyuş (Vedana)
  8. İstek (Trşna)
  9. Varlığa bağlanma (Upadana)
  10. Var olma (Bhava)
  11. Doğum (Cati)
  12. Ölüm (Cara-Marana)


Acıdan ve Izdıraptan Kurtulmak İçin 8 Aşamalı Yol

  1. Gerçek Bilgi
  2. İyi Niyet
  3. Doğru Söz
  4. Doğru Hareket
  5. Doğru Kazanç
  6. Doğru Çaba
  7. Doğru Fikir
  8. Doğru düşünme ve konsantrasyon

Buddhizmde Karma (kamma) inancı vardır. Hinduizm ve Jainizmdeki Karma’dan farklı olarak Buddha’nın öğrettiği sistem daha dinamik ve daha az fatalisttir. Öyle ki etki-tepki yasası uyarınca kişinin andaki mental nitelikleri ve hayattaki özellikleri hem geçmiş yaşamlarında hem de bu hayatta yaptıklarına bağlı olarak belirlenir. (“Etki olmadan tepki olmaz”) Kişinin doğuştan ciddi bedensel veya zihinsel özürleri/eksiklikleri değilse bile diğer pek çok nitelik bu yaşamda mücadeleyle çözülebilir, kişi “geçmişte yaptıklarımın cezasını çekiyorum yapabileceğim hiçbir şey yok” dememeli, karmanın bu hayatta da her an her saniye işlediğini düşünerek kendini mümkün olduğu kadar düzeltmelidir.

Tripitaka’da Cula-kammavibhanga Sutta’da (Palice,Karma hakkında kısa bilgi) bir öğrenci Buddha’ya şöyle sorar:

“Todeyya’nın oğlu Kutlu olan’ın (Gotama Buddha) yanına gitti selamlaşmanın ardından Kutlu olan’a sordu:

“Efendi Gotama neden insanların arasında ‘düşüklük’ ve ‘yükseklik’ var bunun mantığı nedir? Bazı insanlar uzun bazıları çok kısa yaşıyor?, neden bazı insanlar çok sağlıklıyken bazıları hastalıktan dertten kurtulamıyor? Neden bazı insanlar çok güzel görünümlü bazıları ise çok çirkin? Neden bazılarında çok etkileyici olma özelliği varken bazıları bunu hiçbir şekilde başaramıyor? Neden bazı insanlar zengin ve refah içinde doğarken bazıları fakirlik açlık içinde doğuyor? Neden bazı insanlar doğuştan çok zeki iken bazıları aptal? Neden insanlar arasında bu şekilde bir ayrım meydana geliyor?”

Bu soru üzerine Buddha bütün bunların nedeninin Karma olduğunu söyler bizim karmamızın bir sonucu olduğumuzu söyler öğrenci anlamadığını söyler ve Buddha’dan detaya girmesini ister bunun üzerine Buddha kişinin geçmiş hayatındaki öfke kıskançlık, kötü kalplilik, aşağılama, derin düşünememe canlılara zarar vermekle sonuçlanacak mental niteliklere sahip olma ve daha pek çok neden sayar ve bu mental niteliklerin etki/tepki yasasınca kişinin her şeyini şekillendirdiğini anlatır. Mahakammavibhanga Sutta da ve birkaç Sutta’da daha bir Hindu’nun anlayacağı şekilde anlatır birkaç detay daha verir.

Buddhizm’in en “pesimist” din/felsefe olduğu söylenir, aslında “gerçekçi” demek daha doğru olacaktır, gerçekten de Buddhizm, yaşamda acının, hayal kırıklıklarının pek çok ıstırabın varlığına en çok vurgu yapan sistemdir.Buddha’nın öğretisinin en genel hali 4 gerçektir:

1)Yaşam ıstıraptır, acılarla doludur
2)Bu ıstırabın nedenleri vardır
3)Istırap yok edilebilir
4)Bunun bir yolu vardır.

Buddha, Saccavibhangasutta gibi pek çok Sutta’da şöyle der:

“Ey keşişler, ıstırap hakkındaki kutsal gerçek: Doğum ıstıraptır, yaşlılık ıstıraptır, hastalık ıstıraptır, ölüm ıstıraptır, sevilmeyenle birleşmek ıstıraptır, sevilenden ayrılmak ıstıraptır, arzunun, istenilen bir şeyin gerçekleşmemesi ıstıraptır, bizi kendine bağlayan bütün nesneler ıstıraptır.”

Sallasutta’da:

“Bu dünyadaki ölümlüler için yaşam, nedensiz, bilinmez ve acı ile kaplıdır.”

Carasutta’da:

“Bu dünya hayal kırıklıkları ile doludur, insan ‘bu benimdir’ diye düşündüğü sürece ölüm onun arkasındadır”

Buddhizm’e göre hayatın çok büyük bir kısmı “acı”dır hayatta var olan ve insanları kendine bağlayan, küçük “güzellikler” de (eğer varsa) hiçbir zaman kalıcı değildir onların yitirilişiyle bu “güzellikler” de (kişinin sevdikleri, ailesi, malı gibi) bizzat acının kaynağı oluvermektedir, hayatta insanın bağlanabileceği hiçbir şey yoktur.

Buddha, Vicayasutta’da bedene olan tutkuyu da eleştirmiştir:

“Beden denilen nedir? Vücutta kemik ve sinirler vardır, zar ve et ile sıvanmıştır, deri ile kaplıdır öyle ki gerçekte ne olduğu görülmez, vücutta bağırsaklar, mide, karaciğer, sidik torbası, kalp akciğerler, böbrekler ve dalak vardır
Sümük, salya, ter, lenf, kan eklemleri sağlayan sıvı safra ve yağ vardır.Bedenin dokuz geçidinden sürekli pislik atılır gözün pisliği gözden atılır kulağın pisliği kulaktan burnun sümüğü burundan akar bazen ağızdan safra ve balgam çıkarılır, vücuttan ter ve kir atılır.
Kafadaki boşlukta beyin vardır, budala kişi cahillikle kaplı olduğundan bedenin “iyi” bir şey olduğunu düşünür, beden şişmiş solmuş halde mezara atıldığında akrabaları dahi onu daha fazla görmek istemezler orada çeşitli hayvanlar tarafından da yenir.
Bu dünyada akıllı kişi vücudun gerçekte ne olduğunu görür, kişi kendinin veya başkasının bedenine olan bağlılığı bırakmalıdır. Bu iki ayaklı kötü koku taşıyan kirlilik dolu beden çeşitli yerlerinden salgılama yapar pislikler akıtır, böyle bir bedenle kişi kendinin üstün başkalarının aşağı olduğunu düşünür bu körlük değil de nedir?”


Anatta(”Ruh yok”) Doktrini

Ruh kelimesi, kişiye ait, çevresinden apayrı, bağımsız bir varlığı olan, hiç değişmeden kalan bir olguyu, varlığı çağrıştırır. Oysa ki Buddhizme göre her şey derin bir şekilde birbirine bağımlıdır, bir şey, diğerleri olmadan var olamaz, bu da demektir ki hiçbir şeyin, geri kalan diğer şeylerden ayrı bir varlığı yoktur, Hiçbir şey geri kalan diğer şeylerden ayrı olmadığı gibi, sonsuza dek de var olmaz, her an bir değişime tabiidir. Bir şey, sadece geçici bir süre için bir “şey”dir, bir süre sonra başka bir “şey” olacaktır. Hiçbir şey sonsuza dek değişmeden kalmaz . Yani çevreden apayrı, sonsuza dek değişmeden kalacak bir varlık yoktur. Fakat kişi kendisini her şeyden ayrıymış gibi düşünür, kendisini çevresinden kopartarak dünyaya “ben ve geri kalan diğer şeyler” gözüyle bakar. Oysa ki dalganın, denizin sadece bir parçacığı olması gibi kişi de o olmadığını varsaydığı şeylerin bir parçasıdır, bir sonucudur. Dalga denilen şey, denizdeki geçici bir şekle verilen isimdir. Yani dalga bir kavramdır, bir düşüncedir, dalga sadece kişinin zihninde vardır. “Ben” denilen şey de evrendeki geçici bir kavrama verilen isimdir, “Ben” bir kavramdır, bir düşüncedir, bu düşünce kişinin yalnızca kendi zihninde vardır. İşte bu düşünceyi gerçeklik varsaymak, Buddhizme göre kişinin kendisini anlamak yolunda düştüğü en büyük yanılgıdır. İnsan kendinden hareketle evreni ve Tanrı’yı da yorumlamaya kalktığında, kendisi hakkındaki varsayımları yanlış olunca evren ve Tanrı varsayımları da yanlış olur. Dolayısıyla Buddhizm, her şeyden önce kendini tanımaya vurgu yapar. Buddhizme göre insanın kendisinin gerçekte ne olduğunu bilmesi onu korkutabilir, insan sonsuza dek var olmak ister, çünkü var olmamayı kabullenmesi zor gelir. Oysa ki tam da bu nedenle, yani insanın gerçekliği reddetmesi nedeniyle Buddhizm insanların acı ve sıkıntılar çekmekte olduğunu öğretir. Buddhizm, “Gerçekliği olduğu gibi kabullenebilmeyi öğendiğimizde aslında yaşamın ne kadar mucizevi olduğunu hisseder ve huzur buluruz,” der.

Önemli bir Buddhist metni Milinda Panha’nın birinci bölümünde Grek kralı, Buddhist usta Nagasena’ya seslenir:

“Efendim, adınız nedir?” “Bana Nagasena derler fakat bu yalnızca bir isim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik/ruh yok. Bir ad, bir lakap, yalın bir sözcükten başka bir şey değil” Bu cevap üzerine kral yanındaki Yunanlılara şaşkınlığını ifade eder sonra tekrar usta Magasena’ya döner ve sorar “O zaman N