Indir information


Yönetici dünya ağına bağlanabilen, Lucio

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Lucio tüm ismi Lucimar da Silva Ferreira (d. 8 Mayıs 1978). Defansın ortasında görev yapan oyuncu şu anda Bayern Münih forması giymektedir.

Brezilya Milli Futbol Takımı’nın savunmasında kilit oyunculardan biri olan Lucio 2002 FIFA Dünya Kupası’nı kazanan kadrodaydı. 2006 FIFA Dünya Kupası’nda da milli takımının ilk 11′inde oynamaya devam ediyor.


Dış bağlantılar

Leverkusen who’s who

Resources

Download yönetici, Böriler

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Böriler ya da Börüoğulları, Şam ve çevresinde kurulmuş Selçuklu atabeyliğidir. Kurucu Selçuklu atabeyi: Taceddin Böri’dir.

Selçuklularda illere yönetici olarak tayin edilen şehzadelerin yanına atabey olarak adlandırılan tecrübeli devlet adamları verilirdi. Atabeyler, devletin zayıfladığı dönemlerde bulunduğu bölgedeki yönetimi ele geçirip devletleşmişlerdir.

Resources

Kurulu Üyeliğine, Vural Savaş

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Vural Savaş (d. 21 Ağustos 1938 Antalya Türkiye), Türk hukukçu, yazar.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. 1972′de Ankara Hakim adayı olarak mesleğine başladı. Sırasıyla Aralık ve Gülnar hakimliği ile Yargıtay Ceza Genel Kurulu Tetkik Hakimliği görevlerinde bulundu. 7 Kasım 1987′de Yargıtay üyeliğine seçildi. 2 kez Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliği’ne seçildi; Seyfi Oktay’ın Adalet Bakanı olduğu dönemde yapılan bazı atamalar ve seçimleri içine sindiremediği için bu görevinden istifa etti. Yargıtay Büyük Genel Kurulunca gösterilen adaylar arasından 17 Ocak 1997 tarihinde Süleyman Demirel tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiştir. 19 Ocak 2001 tarihinde kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır. Evli ve üç çocuk babasıdır.

28 Şubat süreci’nde Refah Partisi, daha sonra Fazilet Partisi’nin kapatılma davalarını açtı.


Kitapları

  • Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Yorumu (1995)
  • Refah Partisi İddianamesi (1997)
  • Türk Ceza Kanunu Yorumu (1999)
  • Militan Demokrasi (2000)
  • Militan Atatürkçülük (2001)
  • Satılmışların Ekonomisi (2002)
  • Güldeste Etkilendiğim Şiirler (2003)
  • (2003)
  • Türkiye Cumhuriyeti Çökerken (2004)
  • Emperyalizmin Uşakları (2005)
  • Dip Dalgası (2006)
  • Vatanın Bağrına Düşman Dayamış Hançerini (2007)
  • AKP ve CHP’nin Gerçek Yüzü (2007)

Resources

Zaman, Psikoterapi

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Psikoterapi, bireylerin duygusal ve davranışsal sorunlarının çözümünü, ruh sağlıklarının geliştirilmesi ve korunmasını amaçlayan tekniklerin genel adıdır. Psikoterapi her zaman sadece tek tek bireyleri konu almaz, zaman zaman incelenen tüm bir ailenin etkileşimsel meseleleri zaman zamansa incelenen bir çiftin birbiriyle olan ilişkisindeki bazı sorunların ruh sağlığı temelindeki kökleri olabilir. Ruh-zihin sağlığına dair sorunların psikolojik, sosyolojik veya somatik boyutları olabilir.

Terim psiko ve terapi formlarından oluşur ki, psiko Yunanca psukhē “ruh, zihin”den, terapi ise Yunanca therapeia “iyileştirme”den türemiştir.

Resources

1949, Cengiz Sarıkuş

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Cengiz Sarıkuş (d. 1949, Malatya)

İlk ve orta tahsilini Malatya’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nü bitirdi. 26 yıl boyunca sanat tarihi öğretmenliği yaptı.

Öğrencilik yıllarında 13 yaşında saz yapmaya başladı. 18 yaşında İstanbul’a gelerek üniversite yıllarında saz ve tambur yapmaya devam etti. Bir raslantı neticesinde Agop Ohanyan ile tanışıp 3 ay kadar beraber çalıştı. Daha sonra çeşitli ustalardan ud ve kanun yapımını öğrendi.

1973 yılında İstanbul’un Aksaray semtinde atölyesini açtı. Halen atölye çalışmalarına devam etmekte olup 10 kadar da usta yetiştirmiştir.


Dış bağlantı

El yapımı olan müzik enstrümanlarını görebileceğiniz resmî internet sayfası

Resources

Yeri, Deniz Uğur

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Deniz Uğur (1 Ocak 1973, İstanbul Türkiye) sinema, televizyon ve tiyatro sanatçısı. İsmail Hakkı Sunat’ın eşi idi.

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı , Tiyatro Bölümü mezunudur.1997 yılında 9. Ankara Film Festivalinde Bir Erkeğin Anatomisi filmindeki rolü ile Umut Veren Yeni Kadın Oyuncu ödülünü almıştır.


Dış Bağlantılar

  • Film.Gen.Tr / Deniz Uğur

Resources

Indir, Darkale, Soma

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Darkale, Manisa ilinin Soma ilçesine bağlı bir köydür.

Contents


Tarihi

Trakhoula sözcüğünün Hellen dilinde bir anlamı olmamasına rağmen Rumca Trakhys (taşlık,kayalık) sözcüğünden türetildiği sanılmaktadır.Prof.B.Umar’a göre kayalık yerdeki kent anlamındadır.
Günümüzde bir maden işletmesi ile Darkale köyünün bulunduğu yerdeki kentin tarihi ile bilgilerimiz yetersizdir.Ayrıca Eski Çağ kalıntıları da günümüze ulaşamamıştır.Yalnızca Bizans İmparatorluğu’nun son piskoposluk listelerinde ismi geçmiştir.


Kültür

EVLENME
A) Evlenme Çağı ve Evlenme İsteğini Belirtme

Evlenme çağı kızlar için (17-18), erkekler için (20-22) yaşları arasında değişir. Bunun dışında, kızlarını (15-16) yaşlarında evlendirdikleri de olur. Erkeklerin askerliklerini yapmadan evlenmeleri ise. az görülür olaylardandır.
Evlenme isteğini belirtmek ancak, erkekler için söz konusudur. Bir genç, “Babasının ayakkaplarını ters çevirerek ya da onları, birer çivi ile yere tutturarak “evlenme isteğini anlatmış olur. Bazı köylerde ise, bu belirtme “babasının ayakkaplan İçine su dökmek” suretiyle olur

B) Kız Bulma. Dünürcülük ve Söz Kesme

Evlenecek gencin annesi, çevrede en çok beğenilen kızı oğluna almak için; büyük çalışma ve gayret gösterir. Önce kız evine yanına kimseyi almadan gider, bir misafir gibi oturup kızın bütün davranışlarını inceler. Beğendiği takdirde, eve döner ve kızı oğluna son derece öğer. Böylece gencin annesi oğlunun daha önce kızı dıştan görüp beğenişini ve kızla evlenme isteğini kuvvetlendirmiş olur. Bu defa, anne ve baba gizlice çalışır, faaliyete geçerler.
Yapılan çalışmalar sonunda, kız evi tarafından “Red cevabı” alınmayacağı anlaşılırsa; çevrenin ileri gelenlerinden 3-4 kişilik bir heyet (Biri çoğu zaman din adamı olur), kızın babasına gönderilir.
Kızın babası gelenlere çok iyi bir şekilde ikramda bulunur. Hal hatır sorulduktan sonra veya konuşma arasında, sözü dinlenir kişilerden biri; “Kızınız filanı, Allah’ın emri ve Peygamberin kavliyle filanın oğluna istemeğe geldik” der. Başka bir söyleyişle, “Allah’ın emri ile kızınıza filanın oğlu için dönür (Dü-nürcü) geldik” der veya diyebilir.
Esasen, önceden zemin hazırlandığından kız babası; “Madem ki siz münasip gördünüz ne diyelim” yada, “Nişanınızı gelin takın” şeklinde bir karşılıkla kızını verdiğini bildirmiş ve neticede söz kesilmiş olur.
Eğer yukarda açıklandığı şekilde, kız evinin bu konudaki tutumu önceden anlaşılmamış ise; ilk defa kız istemeğe gidenlere (Dünürlere) kesin olarak söz verilmez. Ancak, ikinci veya üçüncü görüşmede söz kesilir.
Buna rağmen söz kesilmeden önce kız evinin, söz ve hareketleri ile meramını anlatması mümkün görülmektedir. Yalnız, bu davranışlar köye ve kent’e göre farklılık gösterir.
Örneğin kız babası (yoksa evin büyüğü) yapılan teklifi olumlu buluyorsa;
“Hayırlısı olsun”
“Nasipse olur, biraz düşünelim”
“Biz önce kendi aramızda görüşelim sonra haber veririz” şeklindeki cevaplardan biriyle karşılık verir. Bu meyanda, dünürlere ikramda bulunulur; ayakkapları da gidiş yönüne doğru çevrilip düzeltilir.
Fakat, kız evi teklifi uygun bulmuyorsa;
“Nasibinizi başka yerde arayın.”
“Kızımız henüz çok küçük”
“Bizim kız, oraya yaramaz”
“Bu iş için hiç ısrar etmeyin” şeklinde cevap verir.
Sonuç olarak, ikinci halde pek ısrar edilmez. Birinci halde ise, görüşmelere devam olunur. Böylece ikinci veya üçüncü gidişte dünürlere kesin olarak söz verilir. Başka bir deyişle söz kesilir, kısın babası (yoksa kız evinin büyüğü),”gelin nişanımızı takın” der.
“Söz kesme” hemen hemen bütün köylerde ve kent’te böyle olmaktadır. Yalnız, incelemelerimiz sırasında üç köyde, söz kesilir kesilmez; dünürlük yapan şahıslardan biri (muhtar olabilir) oğlanın akrabasından hemen orada 100-200 lira (1969′larda) alıp, kızın babasına verir (Türkpiyale. Eynez ve Kayra-kaitı köyleri). Buna, Doğudaki başlık’ın bir kalıntısı gözüyle bakabiliriz.
Kız evinin, dünürlerin kız istemesi karşısında; nazlanır bir davranış içinde olması normaldir. Ancak. bazan anormal sayılabilecek uzun gecikmeler olabilmektedir. Çoğu kez bu halin, ailenin bireyleri (Fertleri) arasındaki kararsızlıktan ileri geldiği görülür. Örneğin, kız ve kızın anası yapılan teklifi olumlu bulur da; kızın babası razı olmuyorsa, dünürlere cevap vermede haliyle gecikme görülür. Bu kerre kız evinde anayla baba arasında şöyle bir konuşmanın geçtiği de olur:
“— Biz gizi virem adam. Bunna Hâlemden eyidir. Kendi yavı ile kavrılıp gidyolaa. Halları yavuz bun-laan. Oğlan kahrıman, ge virem bunu…”
Kızın babası razı edilirse, geç de kalınsa söz kesilir.
Buraya kadar, kız isteme ve söz kesme konularını özet olarak açıklamaya çalıştık. Şimdi de, yeri gelmişken bazı hususlar üzerinde duralım.
Kız istemede uğurlu sayılan günler. Perşembe veya Pazar (Gire) günleridir. Bu günlerin akşamları da olabilir.
Dönürler, kız evine gider gitmez varsa ateşi karıştırırlar; yoksa lambayı söndürürler böylece kızç istemeye geldiklerini belli etmeğe çalışırlar.
Dönürler. söz kesilmedikçe-susasalar dahi-kız evinde su istemezler. Su isterlerse, iki tarafın arasına “Soğukluk” gireceğine inanırlar.
Ev sahibi, dönürleri uğurlarken “bize yine buyrun” şeklinde konuşmağa dikkat ederler.
C) Küçük Nişan (Söz Yüzüğü)

Söz kesmeden 10-15 gün sonra, küçük nişan yapılır. Küçük nişanda amaç, gençlere nişan yüzüklerinin takılmasıdır. Bunun için önceden, içinde nişan yüzüğü, bilezik, küpe altın, elbiselik kumaş ve çeşitli çerezler bulunan bir bohça; dönürlerle (bazı köylerde muhtar ve imamla) kız evine oğlan evi tarafından gönderilir. Bohçanın içindekiler, 2-3 gün süre ile kız evine gelenlere gönderilir. Gösterme işi bittikten
sonra kararlaştırılan zamanda, oğlanın anası ve çok yakın iki kadın akrabası (Yengeleri olabilir) kız evi
ne giderler, bunların içinden en yaşlısı kıza yüzük’ü ve diğer altın eşyayı takar, buna, “Nişan takıldı” ve
ya “Nişan kondu” denir. Yalnız, şu iki önmeli hususu unutmamalıdır ki; nişan yüzüğü takacakların başın-
dan behemehal “Tek Nikah” geçmiş olmasına ve bu işin, Perşembe günü veya Pazar günü akşamı yapıl-
masına çok dikkat edilir.
Kıza nişan yüzüğü takıldıktan sonra, kız evi de oğlan evine; kız tarafından işlenmiş pembe, beyaz ve
ya krem renginde bir mendil ve bu mendil içinde nişan yüzüğü ve bir tane karanfil (Pembe renklisi mak-
bulsayılır) ile şeker gönderilir. Şu kadar ki, kızın gönderdiği karanfilin sapı; “Lavanta” ıslatılmış bir ka-
dife veya kordelâ parçası ile sarılmış ve üzeri de, sırma gelin teliyle örülmüş olması şarttır. Delikanlı bu çiçeği, ya göğsüne ya da şapkasına tutturur.
Aradan ik-üç gün geçtikten sonra, kızın babası ve yakın akrabalardan iki kişi oğlan evine gidip, oğ-lan’a yüzüğü takarlar. Böylece 10-15 gün içinde “Küçük Nişan” tamamlanmış ve yapılmış olur.
Böylece gençlere nişan yüzüğü takıldıktan sonra taraflarca kararlaştırılan bir zamanda; oğlan’m hısım ve akrabaları kızı görmek ve tanımak için. kız evine topluca giderler. Nişanlı kız, gelenlerin ellerini “yaşı ne olursa olsun, çocuklar da dahil” öper ve buna karşılık; elleri öpülenler kız’a bir miktar para verirler. Kız evi de gelenlere, çay, kahve ve ikram eder. Bu toplantıya, halk arasında “Oturma” veya “El öpüntüsü” denir.
Aradan bir hafta geçtikten sonra kız evi, hısım akrabaları ile birlikte; oğlan eevine gider. Damat adayı nişanlı genç, gelen büyüklerin ellerini öper. Para, hediye gibi bir şey verilmez. Gelen misafirlere çay, kahve ikram edilir.
Çoğu zaman nişanlanan kız 14-15 yaşları civarında olur. En çok 3 yıl en az 1 yıl bekledikten sonra nişanlılar evlenirler.

D) Büyük Nişan

Büyük nişan düğüne 1 -2 ay kala, kız evinin avlusunda yapılır kız ve oğlan evinin bütün akrabaları (ka
dın akrabalar) o gün için hazır bulunurlar. Gelin adayı nişanlı kız yüzü ve başı bir tülbentle örtülü ola
rak, münasip bir yere oturtulur. Kız evinin yengelerinden biri; gelen hediyelerin cinsini ve kimin tarafın
dan getirildiğini yüksek sesle duyurarak, nişanlı kız’ın başına ya da yanına atar (yığar). Böylece, gerek
erkek ve gerekse kız evinin akrabaları; giyecek, takılacak, yiyecek ve döşenebilecek her türlü hediyele-
rini o gün getirmiş ve vermiş olurlar. Hediyeler verildikten sonra, oğlan evi tarafından gönderilen çen-
gi ile eğlenti yapılır.
Bazı köylerimizde ise, durum böyle değildir. Yapılacak masraflar ve alınacak eşyalar; önceden kararlaştırılarak taraflarca ayarlanır. Örneğin, yatak odası ve mutfak eşyalarını kız evi misafir odasıyle oturma odası eşyalarını da oğlan evi tarafı hazırlar. Damat adayı evlenmeden önce. bir de ev yapar.
Hediyelerin çokluğu ve değeri hiç şüphe yoktur ki. tarafların mali gücüne bağlı kalmaktadır.
Büyük nişan’da, genel olarak oğlan evinde bir şey gönderilmez. Yalnız, bir kaç köyümüzde oğlan evine çerez gönderildiği olur. Buna, “Karşılık” da denir. Karşılık gönderen köylerimizden Büyük Güneyi örnek olarak gösterebiliriz.

E) Hediye ve Çeyizleri Asma (MUSAT)

Nişanlı kızın çeyizleri ile kendisine gönderilen bütün hediyeler ve oğlan evine gönderilmiş olup ta. çevreye gösterilmesi istenilen hediyeler; düğüne üç gün kala, kız evinin büyük bir odasına asılır ya da ipler üzerine serilir. Buna “Musat” denir. Çevreden gelen kimseler bunları görürler.
Gelin alınacağı gün (Perşembe veya Pazar günü) öğleden sonra, damadın gönderdiği bir araba İle eşyalar kaldırılır. Eşyalar ile birlikte giden 3-4 kişilik kadın grubu, oğlan evine de bunları yazarlar (sererler, açarlar). Ev ayrı ya da odalar yeter derecede ise; eşyalar yerli yerince konur ve yerleştirilir. Örneğin, ayrı misafir odası ve mutfak varsa; bu bölümlere ait eşya yerli yerine konur. Bu meyanda giyecekler, iplerde asılı olarak kalır; yatak odasına başka eşya konmaz.

F) Kına Gecesi ve Düğün Geceleri

Düğün zamanını her iki taraf birlikte kararlaştırırlar. Düğün için uğurlu sayılan günler. Perşembe ve Pazar (Gire) günleridir.
Kına gecesi. Çarşamba’yı Perşembe’ye veya Cumartesi gününü Pazar’a bağlayan gecedir. Gerek kına gecesi ve gerekse düğün için davet aynı anda yapılır. Bu amaçla, kız ve oğlan evinden çıkarılan birer kadın; davet edileceklerin evlerini dolaşırla ve birer kağıtlı şeker, ya da akide şekeri bırakarak düğüne davet ederler. Çoğu zaman davetiye yerine kullanılan, dağıtılan bu şekerlere OKUNTU denir. Güney, en yakın arkadaşlarına (Sağdıçlarına) mendi! içinde şeker alan genç; kendisini güveyin sağdıç’ı kabul eder. Şehirde ise, bir kimsenin sağdıç olduğu davetiyesinde yazılı olarak belirtilir. Okuntu, bazen herhangi bir giyim eşyası da olabiliyor. Okuntu alan, düğüne eli boş gitmez muhakkak bir hediye götürür.
Düğün eğlenceleri, kız evinde ve oğlan evinde olmak üzere; iki ayrı yerde ve aynı zamanda devam eder

a) Kız Evinde Düğün Eğlenceleri

Kız evinde olan düğüne KINA GECESİ denir. Kadın ve kızlar orada toplanarak eğlenirler. Kızın yakınlarından biri, düğünü idare eder; kızları sırayla düğüne kaldırır.
Takadon denilen sırmalı elbise veya düğün için giyilen Atlas entari ve üç etek veya diğer şekillerde giyinmiş kızlar; son derece nazlanarak ve güya istemiyormuş gibi oyuna kalkarlar. Çalgıcı kadınların şarkı ve sazlarına ayak uydurarak zeybek ve çeşitli oyun havaları oynarlar.
Evlenecek çağda doğulları olan annelerin birçoğu böyle günlerde kız beğenirler.
Eğlentinin devam ettiği sırada, evlenecek genç’in anası ve komşuları topluca kız evine gelirler, bu topluluğa “Oğlan tarafı” da denir. Kendilerine büyük bir konuk severlik gösterilir ve en iyi yerlere oturtu lurlar. Az sonra, gelin iki yengenin arasında olarak odaya girerken kayınvalide ipek halıyı geçeceği yolun üstüne serer ve ayağına sedef kakmalı nalınlarını giydirir (ömür boyu itibar görsün, saltanatı bol olsun dileğiyle bu hizmetini yapar). Bundan sonra geline hoş geldin anlamında elini öptürür ve ziynet eşyalarını geline takarak, hediye aldıklarını da ilave ederek kenara çekilir.
Gelin, kendisine ayrılmış yere yengeler yardımıyla otururken; gelinin arkadaşları mumların bulunduğu tepsiler, şerbet bardakları, şerbet sürahisi, kına için ibrikler koku için gülâptanlar ve hediyelerle gelirler.
Çalgıcı kadınlar “Kına türküsü”nü çalarken; gelinin annesi ve yakınları ağlaşırlar. Bu sırada yengeler getirdikleri tabaklardaki kınaları kararlar. Kına karan’ın “başı bütün” (Dul ve kocası ölmeyen kadınlardan
olmasına dikkat edilir. Karılmış kına’nın bulunduğu tabağa bir mum dikerek misafirlerden para toplanır.
Bu arada kayınvalide belinde bulunan kırmızı pulllu ve aynı renkli bezi gelinin yüzüne örter, misafirler kınaya para batırırken, bir kısmı da geline para iğneler. Kayınvalide gelin’in alın hizasına parayı tutturur, sonra da çalgıcı kadınlara para iğneler.
Yengeler ilk önce gelinin ellerine kına yakarlar ve kırmızı örtüsüne takım olan kına bezleri ile ellerini bağlarlar. Sıra ayaklarına gelince, yengeler ilk önce nalınlarını sonra yün çoraplarını çıkararak gelini kayınvalideye teslim ederler.
Ayak kınaları yakılmaya başlandığı an gelinin arkadaşları şerbetleri ve kokuları dağıtırlar (daima ömrü tatlılıkla geçsin dileğiyle şerbetler içilir). Bu sırada kayınvalide koynundan bir torba çıkarır (torba içinde paralar, nohut, arpa. buğday, bakla, şeker, üzüm vardır) avuç dolusu geline ve misafirlere serper. Bununla da, “Bütün ömrü bolluk, bereket içinde geçin yoksulluk görmesin” demek ister. Bu dileklerle atılanları herkes kapmak ve yemek ya da saklamak için kapışırlar. Kapılan paralar uğur için saklanır, misafirler geline mutluluklar dileyerek düğün evini terk ederler.
Bir fikir verir düşüncesiyle. Öğretmen İsmail Duruçay tarafından güfte ve bestesi sabit olunan “Kına Türküsü”nü; Bestelenmiş Türküler ve Oyunlar bölümünde sunduk

b) Oğlan Evinde Düğün Eğlenceleri

Düğün Perşembe günü olacaksa. Salı akşamı; Pazar günü düğün yapılacaksa Cuma günü akşamı, bir toplantı yapılır, güveyin sağdıçları ve diğer arkadaşları, çevre köylerden gelecek konukları köy köy bölüşürler. Ertesi gün bu işi idare edecek “Bayraktar” de belirtilir. Bayraktar, diğer gençlere göre yaşça en büyük olanıdır.
Sağdıçların getirdikleri kuzularla yemekler yapılır. Gelen misafirler Bayraktar tarafından karşılanır ve önceden kararlaştırılan evlere gönderilirler ve o evlerde ağırlanırlar.
Oyunlar Bayraktarın gözetiminde oynanır. Herkes meydanda (köy meydanında) geliş sırasına göre yer alır. Gece lüks lâmbaları yakılarak, meydan aydınlatılır. Dağ köylerimizde bu aydınlatma, büyük odun ateşi yakmak suretiyle olur.
Oyunlara başlamadan, köy muhtarı veya bekçi alan’a çıkar ve gençlere; “Silah atmak yasaktır”. “Herkes sırasına göre oynayacaktır” şeklinde duyuru’da bulunur. Önce Bayraktar oynar ve daha sonra da; oyuna kalkmak isteyenleri sırasıyla kaldırır. Oyun oynayanların yakın arkadaşları çalgıcılara bahşiş verirler. Böylece, samimiyetlerini belli etmiş olurlar. Eğlenti geç vakte kadar devam eder. Bundan sonra, herkes kendine gösterilen eve gidip geceyi orada geçirir.

c) Gelin Alma

Soma’nın Darkale Köyünde geleneksel hale gelen Gelin Alma Töreni
Kadınlar ve erkekler ayrı, ayrı yerlerde ve aynı zamanda geç vakte kadar eğlendikten sonra; ertesi günü (Perşembe veya Pazar günü) sabahı gelin hazırlanır.
Özellikle gelin başının hazırlanması, âdeta hüner isteyen bir iştir. Şehir ve yakın çevre köyler hariç; bütün köylerde durum şöyledir; Gelin’in başına bir tabak {ters olarak) konur; bu bir bezle baştan düşmeyecek bir biçimde çene altından bağlanır. Bilâhare, tabağın alt çevresi düzgün bir şekilde tülbentle sarılır. Bu iş bittikten sonra, gelin’in başına büyük bir “Albez” örtülür. Tabağın, hemen alt kısmında çepeçevre sarılı bulunan tülbent”e isabet edecek şekücfe ve albez üzerine; çeşitli büyüklükte altınlar tutturularak, böylece gelin başı çoğu zaman Şeehir4deki kuaförler tarafından yapılır.
Genel olarak köylerde gelin; “üç etek” denilen elbiseyi giyer. Bu elbisede değişmez renk. kırmızıdır. Bazı köylerde ise gelin, beyaz fistan ve siyah kadife (Sırma ile işlenmiş) ceket giyer.
Şehir’de ve yakın köylerde gelin kıyafeti, baştan aşağı uzun beyaz bir elbise ve başında duvak biçimindedir bu elbiseye “Gelinlik”de denir.’
Gelin böylece hazırlanırken bu arada, çalgılar çalmakta devam eder. Diğer yanda, damadın evinde gençler yemek yerler. Sonra davul ve zurna ile, kalabalık bir şekilde kız evine giderler ve evin önünde gençler (Damat da dahil olmak üzere) oyun oynarlar. Oyundan sonra gençler toplu olarak kahveye çay içmeğe giderler bu arada damat evde kendi hazırlığını yapar, traş olur.

Gençler çaylarını içtikten sonra oğlan evine dönerler. Duruma göre gelin alma zamanı ayarlanır ve ona göre gelin almağa gidilir. Güveyin sağdıçları ve arkadaşları toplu bir halde ve davul zurna çalınarak kız evine giderler kız evinin önünde çalgılar sürekli ve hazin çalarlar. Bu sırada içerde gelin hiç durmadan ağlar.
Gelin, baba evinden ayrılmadan babasının ve yakınlarının ellerini öper yengeleri tarafından gelin otomobile bindirilir, dağ köylerinde ise gelin, babası tarafından ata bindirilir ve “Gelin alıcı” denilen 5-10 kadın eşliğinde damadın evine gider. Gelin baba evinden ayrıldıktan sonra arkasından kovayla su dökülür.
Yol boyunca türküler söylenir ve çalgılar çalar. Gelin atla gidiyorken damadın evine vardığında attan damadın babası indirir. Ancak, gelin, kendisine bir şeyler bağışlanmadıkça attan inmek istemez; başka bir söyleyişle nazlanır. O sırada kayınpeder tarafından tarlalar, zeyitnler yada altınlar bağışlanır. Böylece gelin attan inmeğe razı olur Attan indikten sonra kısmeti artsın diye koltuğuna ekmek konur, başına buğday, şeker ile para serpilir ve yağ-bal sürülü eşikten atlıyarak evine girer. Bazı köylerde ekmek yerine gelinin eline bir su bardağı verilir. Gelin kendi eliyle suyu döke döke evine doğru ilerler.
Gelini getirenlere de ayrı ayrı bahşişler vermek âdettir.
Gelin eğer otomobil ile damadın evine gitmiş ise; bu halde de damadın babası gelin’i. otomobilden indirir. Aynı şekilde gelin’in başına buğday, şeker ve para serpilir. Damat gelin’i bir buketle evin kapısında karşılar ve eve alır.
Kısa süre ile gelin ile damadın bir arada oluşuna, halk arasında KOLTUK denir. Koltuk sırasında damat geline bir bilezik takar ve birlikte şerbet içilir. Az sonra sağdıçlar güveyi dışarı çağırırlar ve alıp giderler. Bundan sonra, akşama kadar bütün mahalleli kadın ve genç kızlar gelini görmeğe gelirler.
Gelin’in damat evinde karşılanışı çoğunlukla böyle olmakta ise de; bazı köylerimizde bu karşılama özellik göstermektedir. Örneğin Cinge köyümüzde durum başkadır. Gelin oğlan evine geldiğinde, at ya da otomobilden İnerken; oğlanın anası gelini sırtına alır ve avluda önceden hazırlanan yerdeki sandalyeye götürüp oturtur. Bundan sonra, özel olarak hazırlanmış susamlı ekmeklerden 1 -2 tanesi; gelinin başı üstünde bölündükten sonra, gelinin kucağına da bir oğlan çocuk oturtulur.
Bunu kaynana, hala ve yenge gibi yakın akrabaların birlikte oynamaları izler ve böylece düğün son bulur.

d) Gerdek

Yatsı olunca güvey camiye götürülür. Namazdan sonra hoca önde olduğu halde tekbirlerle eve gelinir. Ev Önünde dua edilir. Güvey, babasının ve hocanın elini öperek sağdıçları tarafından sırtı yumruklanmak suretiyle gerdeğe girer

e) Doğum

Evlenme konusuyla İlgili gelenek ve görenekleri açıkladıktan sonra; sırasıyla doğum, sünnet ve diğer bazı konulara değinip, incelemeye devam edeceğiz. Ancak bunlar, evlenme konusu kadar zengin değildirler.
Buna rağmen, İlçemiz köylerinde “Doğum” olayının yeri; küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Özellikle oğlan doğmuşsa işin önemi daha da artar. Ne var ki, şehir ve yakın çevre köylerde durum; dağ köylerimizden farklılık göstermektedir. Çünkü, dağ köylerimiz çok fakir olduklarından; onların davranışları daha sade bir anlam taşımaktadır. Bu hususu, yeri geldikçe belirtmeğe çalışacağız.
Ebe (ebe olmayan köylerde, bu işlerden anlayan yaşlı bir kadın) doğumdan sonra, çocuğun göbeğini kesip yıkar ve “Göbek adı”nı kor. O’nu el çabukiuğuyla kundaklar, babasının kucağına verir. Baba ebe hanıma bahşiş verir. Eğer varlıklı ise, ayrı olarak şeker, kahve, kına. sabun hatta başına bir örtü dahi alır. Şehirde de, ebeye ücretten başka hediyeler verildiği olur.
Baba doğan çocuk “Oğlan” ise, bir koyun veya kuzu keser yemek ve helva yaptırıp; yakın dost ve akrabalarına ziyafet verir. Böylece, bu mutlu günü birlikte kutlamış olurlar, Gelen hısım, akrabalar da çocuğa ve anasına hediyeler getirirler.
Tabiatiyle hediyelerin değeri, getirenlerin akrabalık derecesine ve zenginlik durumuna göre değişir. Hediyeleri; nazarlık, bir 20′lik altın, çocuğa çamaşır, elbiselik kumaş, kolonya vs. gibi eşyalar teşkil eder. Bunlar, salıncağın ipine kırk gün süreyle yetmediği takdirde gerilecek başka iplere asılı dururlar.
Fakir ve dağ köylerimizde doğumdan sonra, irmik helvası yaptırılır ve camide “hayır” şeklinde dağıtılır. Buna “Öherene” de denir.
Gelen yakın akrabalar içinde, çocuğa altın takan olsa bile; çoğu zaman, diğer akrabalar ile konu komşular; çeşitli yiyecekler, tatlılar ve sütlâçlar getirirler. Bu .tatlı ve yemek taşıma işinin 3-4 gün devam ettiği olur.
Aradan 2-3 günlük bir telaştan sonra, sıra çocuğun adını koymağa gelir, çoğu kez. oğlansa dedesinin adı, kız ise ninesinin adı çocuğa verilir. Baba çocuğu kucağına alır kıbleye döner; sağ kolunda ezan okuyup, sol kolunda kamet getirdikten sonra; “Adını ne koyalım?” diye sorar ve önceden kararlaştırılan adı, üç kere hem sağ ve hem de sol kulağına hafifçe bağırarak söyler. Böylece bebeğe ad konmuş olur.
Konan “ad”lar hem her zaman bilinen ve söylenen türdendirler. Ancak Darkale Köyü’müzde. erkek çocukların adları sonunda daime “Bey” kelimesi (Adil Bey. Isa Bey gibi) kız çocuklarının ise; “Molla” kelimesi eklenerek (Ayşe Molla, Emine Molla Şeklinde) söylenir.
Sürekli olarak kız çocuğu olan kimse, oğlan çocuğu beklediği bir sırada yine kızı olursa; bu kere çocuğun adı’nı “Döne” kor. Böylece bundan sonra doğacak çocuğun oğlan olacağına (Şansının döneceğine) inanılır. Bu adet dağ köyledimizde vardır
Yeni doğan bir çocuğu kırk günlük olana kadar, odasında yalnız bırakmamak adettir, yoksa çocuğa cinler musallat olurmuş. Bunu önlemek içinde çocuğun yastığı altına, bir mushaf (Musaf). bir çakı ve bir parça ekmek kırıntısı; beşiğin ayak ucuna da bir süpürge konur
Çocuk “Kırk günlük”‘ olunca, çocuğu annesini; yakın akrabalardan olan kadınlar yıkarlar. Çoğu zaman, bebeğin yıkanacağı su (bir kurnanın alacağı kadar su) ipek kumaştan süzülür. Bu süre içinde, suyu aktarmağa yarayan tasta annenin altın yüzüğü bulundurulur. Böylece bezden geçirilen sudan, kırk tas su çocuğun başından aşağı dökülür ve “kırklama” işi tamamlanır.
Bebeğin kırklanmasından sonra, anne yıkanır ve diğer kadınlar da banyo alıp çıkarlar. Banyodan sonra kadınların topluca yemeğe oturması ve yemek yemeleri âdettir. Sofraya konan yiyecek ve meyveler, gelen kadınların yanlarında getirdikleri yiyecek ve meyvelerdir.
Yemek yedikten ve sofra toplandıktan sonra çocuk; ninniler ile (önce annesi ve bilâhare diğer kadınlar söyleyerek) uyutulur. Ancak, beşiğe yatırılmadan önce; çocuğun iki kaşı arasına Zebat taşı ile hafifçe basılır, kaşları gür olsun diye. Nazar değmemesi için de bebeğin yanağına parmak ucuyla kara sürülür. Ertesi gün çamaşır yıkanır.
İlçemiz Darkale (Tarhala) köyünde ise; bebeği görmeğe giden kadınlar; yanlarında pamuk içinde ve yün bir bez parçasına sarılı bir yumurtayı götürürler. Bunun yapmakla çocuğun; yumurta gibi güzel, pamuk kadar ak ve koç gibi kuvvetli olacağına inanırlar. Eğer çocuğu kucağına alan kadın, aşırı derecede sevmiş oiursa; o kadının entarisinin eteğinden bir iplik çekilip yakılır. Daha doğrusu bunu, misafir kadının düşünüp yapması (ipliği vermesi) gerekir. Böylece nazar çövmemiş {nazar değmemiş) olur.
Bütün bu işler bittikten sonra anne çoccuğunu alarak kendisine gelenlere gider. Buna “Kırk gezmesi” de denir.

Darkaleli gençler tarafından düğünlerde oynanan Dörtel oyunu

SÜNNET

Şehir ve köylerdeki, bu konu ile ilgili gelenek ve görenekler fazla farklılık göstermez. Ne var ki, şeh­re geldikçe bu işler daha masraflı; dağ köylerine gidildikçe daha sade bir şekilde yapılır ve adetler (tö­reler) uygulanmış olur.

Eski Yapılan Sünnet Töreninden Bir Görüntü

Şimdi, sünnet ile ilgili ayrıntılı bilgileri sırasıyla açıklamaya çalışacağız.
Ev halkı, çocuğun sünnet işini birlikte görüşüp; zamanını ve yapılacak işleri kararlaştırır. Bu hazırlık­ların bazen 1-2 ay kadar devam ettiği olur.
Çoğu zaman sünnet düğünleri, sonbahara yakın aylarda yapılır. Başka söyleyişle havanın çok sıcak ol­duğu aylarda sünnet düğünü yapılmaz. Gün olarak, pazar günü tercih edilir. Çünkü, ne de olsa tatil gü­nünde insanların bir araya gelmesi çok daha kolay olmaktadır.
Cumartesi gecesi sünnet olacak çocuğun eline ‘”Kına yakılır” ve o gece kadınlar kendi aralarında bir eğlenti yaparlar. Şehirde, davetiyede bu hususun ayrıca belirtilmesi adettir. Köylerde davet olunacakla­ra bu hususlar sözlü olarak söylenir ve o geceye “Kına gecesi” denir.
Ertesi gün çocuk hazırlanır beyaz entari (yandan yırtmaçlı) ile şapkası giydirilir ve öylece camiye gö­türülür. Camide mevlüt okunduktan sonra, öğlen namazı kılınır ve topluca cemaat; sünnet düğününün olacağı eve doğru hareket eder. Sünnet olacak çocuk, seccade örtülü bir atın üzerine oturtulmuş olarak ve davul zurna ile götürülür. Ancak, çoğu köylerimizde de çocuk eve döndüğünde; üzerine akraba ve ya­kınları para iliştirir ve öylece kısa bir gezinti daha yapılır, eve dönülür. Bundan sonra çocuk sünnet olur.
Şehirde sünnet olduktan sonra, çocuğa hediyeler getirilir ve bunlar bir masanın üzerine konur. Yal­nız, para ve kol saati gibi şeyler çocuğun kendisine verilir.

Eğer sünnet olacak çocuk tek ise, ayrıca bir horoz ya da bir kuzu kesmek âdettir. Akşam olunca ya­kın akraba ve tanıdıklara yemek verilir. Ayrıca saz, çalgı (zenginse) oyun havaları türküler şarkılar çal­mak suretiyle çocuk eğlendirilir. Mümkün olduğu kadar hoş tutulur. Sünnet ile ilgili gelenek ve görenek­leri böylece özetlemiş olduk.

BESTELENMİŞ TÜRKÜLER

Darkale Köyü’müzde oldukça uzun. söylenmesi ve oynanması yaklaşık 2 saat süren bir türkü vardır. bu türkü tamamen Darkale’ye aittir. Bu türkü, başta oturularak söylenen “YÂRE” türküsü ile; hareketli bölümü teşkil eden “DÖRTEL OYUNU” nu kapsar. “YARE” türküsü, köye ait önemli tarihi olayları dile getiren; bestelenmiş bir türküdür ve oyundan önce söylenen, adeta bir başlangıcıdır. Bilahere. türküden sonra “DÖRTEL” denen oyuna geçelim. Oyun kalabalık iki ekip tarafından oynanır. Söylenen ve oynanan kısım dahil, tespit edebildiğimiz yetmiş’e yakın kıt’a vardır. Bu kıtalar bazen manileri andırır, bazen de üçlük, beşlik ve yedilik kıt’alar şeklindedir. Oyun kısmı da. sık değişen figürleri kapsamaktadır. Yer imkansızlığı nedeni ile, bütün türküyü buraya alamamaktayız. Bu oyuna Tarhala Baranası adı da verilmektedir. Barana havalan sözleri ve oyunları ile ülkemizde başlı başına bir ekoldür. Yirmibeş türkülük bu oyunların kendine özgü figürleri de vardır. Enstürüman olarak ise darbuka, cura ve tef den oluşmaktadır. Bugün Darkale Köyü’nün yaşlılarından bazıları bu oyunları figürleri ve ritmiyle gayet güzel oynayacak durumdadır.

Tarhala Baranası ve Dörtel oyununun bazı kıtaları aşağıdaki gibidir:

Darkaleli gençler tarafından düğünlerde oynanan Dörtel oyunu
Karafilim budama
Safa geldin odama
Eğil bir şeftali ver adama,
Haydindi haydindi durma buradan gidindi gidindi.
Karanfilim saksıda
Bir yâr sevdim Aksuda Aksuda.
Yâr seni bulayım akşam ile yatsıda.
Haydindi haydindi durma buradan gidindi gidindi.

Kahve Yemenden gelir Bülbül çeşmeden gelir Güzel olan hanımlar Hergün hamamdan gelir Aman kınalı ellim sevdiğim. Aman nereden gelirsin?

Gittiğim bağlar arası, ah aman aman, Ardında ağlar anası. Sevdikçe sardıkça ballar olası En küçüğü yâr benim olası.
Yavrum merdivenden inerken görmüşler.
Ayağına kına yaktı kınasından bilmişler.
Hem billahi bilmişler.
Aman seni bana beni sana vermişler.
Aman çekip gelir allı ceylan, o ceylan o ceylan
Hem billahi o ceylan aman

Karacahisar ve Akçaavlu köyleri ve çevrelerinde; oynan oyunları, kısa oldukları için aynen buraya alıyoruz. Bunlardan-”Bağ tığan’ı” daha çok bestelenmiş manilerden meydana gelmiş olup; diğeri “Yandım Asam” oyunu ise, bestelenmiş bir türkü niteliğindedir.

Önce Bağ Tığan’ı oyununu, sonra da Yandım Asam oyununu sunuyoruz.


Bağ Tığan’ı
Basma yeleği giydiremedim.
Yüzünü yönüme döndüremedim
Bir anası inanıyor.
Onun kolları dolanıyor.
Kalede keklik kovarım
Düştüm dizim ovarım
Oğlan üzme beni
Seni küçükten severim.
Kaleden indir beni
Kağnıya bindir beni
Kapılar kilitli ise
Bacadan indir beni.
Fesliyen’im biçim biçim
Ben ağlarım yâr için
O yar beni seviyor
Ben ölürüm onun için
Yandım Asam
Bir çeşit tava, içinde pekmez yapılan küçük kazan.
Yandım Asam
Oof karyolamın demiri
Yandım Asam o yâr da benim olmazsa
Yandım Asam öldürürüm kendimi
Oof taka yelek giydiremedim
Yandım Asam yönünü yönüme döndüremedim.
Oof selvideki kuşa bak
Yandım Asam gözümdeki yaşa bak
Oof bu sene evlenemezsem
Yandım Asam seneye kış’a bak
Oof durun yengeler durun
Yandım Asam oğlunuza kız bulu

Bestelenmiş Türkü Örnekleri


Coğrafya

Manisa iline 94 km, Soma ilçesine 3 km uzaklıktadır.


İklim

Köyün iklimi, Akdeniz iklimi etki alanı içerisindedir.


Nüfus

Yıllara göre köy nüfus verileri
2007
2000 217
1997 178


Ekonomi

Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.


Muhtarlık

Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.

Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları:

2004 -
1999 -
1994 -
1989 -
1984 -


Altyapı bilgileri

Köyde, ilköğretim okulu vardır ancak kullanılamamasının yanı sıra taşımalı eğitimden yararlanılmaktadır. Köyün hem içme suyu şebekesi hem kanalizasyon şebekesi vardır. Ptt şubesi yoktur ancak ptt acentesi vardır. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.


Dış bağlantılar

  • Yerelnet

Resources

Zaman durdurabilmekteyiz. İstediğimiz, Arsen Lüpen

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Arsen Lüpen (Arsene Lupin), Fransız roman karakteridir. Yazarı Maurice Leblanc’tır. Güncel Yayıncılık tarafından basılan Arsen Lüpen serisi 7 kitaptan oluşmaktadır. Sherlock Holmes’un tek rakibidir. Hırsızların piri denilebilinir. Her zaman esprili ve kibardır. Kandan nefret eder, olabildiğince silah kullanmaz, Jiu Jitsu bilir, iyi rol yapar, iyi nişancıdır. Her zaman istediğini elde eder. Kadınları kendine âşık etmekte üzerine yoktur fakat her zaman onları bir şekilde kaybeder.

2004 yılında yönetmen Jean-Paul Salome tarafından beyaz perdeye tekrar aktarılmıştır. Film serinin tüm kitaplarından kesitler içerir.
Peyami Safa, “Cingöz Recai” isimli karakteri Lüpen’den etkilenerek yaratmıştır.

Resources

Aylık, Skylynx

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Keşif ve gözetleme görevlerini üzrinde bulunan yüksek çözünürlüklü EO ve IR kameralar ile gerçekleştiren Skylynx, “tak ve kullan” düşüncesini gözeterek birçok farklı çeşit farklı yükü taşıyabilecek esneklikte. Lazerle mesafe ölçümü de yapabilen Skylynx, 2006 yılının Mayıs ayında da ABD Deniz Piyade Kolordusu’nun Tier II seviyesindeki İHA ihtiyaçlarını karşılayabildiğini ispatlamış durumda. Üç adet hava platformundan, bir adet yer kontrol istasyonu ve mancınık ile bir adet alıcı terminalden oluşan ve altı adet mürettebat tarafından idare edilebilen Skylynx, iki adet CH-46 helikopteri ile de istenilen görev mahâlline nakledilebiliyor. Bununla beraber Ağustos 2006’da yürütülen birtakım testlerle, Skylynx’in akustik performansı, görevine yönelik faydalı yüklerinin yetenekleri ve tam otonom uçuş özelliği ile genel olarak uçuş performansı gözler önüne serildi.<ref>MSI Aylık Savunma Teknolojileri Dergisi, sayı: 2007 - 021, sy.42</ref>


Kaynaklar

<references/>

Resources

  • İndir de Gel En Yeni ve Populer Programları Bulabileceğiniz Tek adres.

Ilm-i, İmam-ı Gazali

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

İmam-ı Gazali, tam adı Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ahmed. İslam âlimi. Batı dillerinde ismi Algazel’dir. Künyesi Ebu Hâmid, lakabı Huccet-ül-İslam ve Zeyneddin’dir. Gazali nisbesiyle meşhurdur. Müctehiddi. İctihadı, Şafii mezhebine uygun oldu.

Contents


Hayatı

İran’ın Tus şehrinin Gazal kasabasında 1058 (h.450) yılında doğdu. Babası fakir ve salih bir zattı. Âlimlerin sohbetlerinden hiç ayrılmazdı. Elinden geldiği kadar, onlara yardım ve iyilik eder ve hizmetlerinde bulunurdu. Âlimlerin nasihatini dinleyince ağlar ve Allahü teâlâdan kendisine âlim olacak bir evlat vermesini yalvararak isterdi. Babası yün eğirip, Tus şehrinde bir dükkanda satardı. Vefatının yaklaştığını anlayınca, oğlu Muhammed Gazali’yi ve diğer oğlu Ahmed’i hayır sahibi ve zamanın salihlerinden bir arkadaşına, bir miktar mal vererek vasiyet etti ve ona dedi ki:

“Ben kendim, âlim bir kimse olamadım. Bu yolla kemale gelemedim. Maksadım, benim kaçırdığım kemal mertebelerinin, bu oğullarımda hasıl olması için yardım etmenizdir. Bıraktığım bütün para ve erzakı, onların tahsiline sarf edersin!”

Arkadaşı vasiyeti aynen yerine getirdi. Babasının bıraktığı para ve mal bitinceye kadar, onların yetişme ve olgunlaşmaları için çalıştı. Sonra onlara; “Babanızın, sizin için bıraktığı parayı tahsil ve terbiyenize harcadım. Ben fakirim param yoktur. Size yardım edemeyeceğim. Sizin için en iyi çareyi, diğer ilim talebeleri gibi medreseye devam etmenizde görüyorum” dedi. Bunun üzerine iki kardeş medreseye gittiler ve yüksek âlimlerden olmak saadetine kavuştular.


İlim Düzeyi

İmam-ı Gazali, çocukluğunda fıkıhtan bir miktarını kendi memleketinde okudu. Sonra Cürcan’a gitti. İmam Ebu Nasr İsmaili’den bir müddet ders aldı. Sonra Tus’a döndü. Cürcan’dan Tus’a dönerken başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır:
as
“Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımda olan her şeyimi alıp gittiler. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin. Reisleri; “Onlar nedir? Nasıl şeylerdir?” diye sorunca; “Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kağıtlardır” dedim. Eşkıyaların reisi güldü; “Sen o şeyi bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun” dedi ve onları bana geri verdi. Sonra düşündüm, Allahü teâlâ, yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti, dedim. Tus’a gelince üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa, hepsini alsa, bana zararı dokunmazdı.”

Memleketinde geçirdiği bu üç seneden sonra, öğrenimine devam etmek için o zamanın büyük bir ilim ve kültür merkezi olan Nişabur’a gitti. Zamanın bilimadamlarından olan İmam-ül-Harameyn Ebu’l-Meâli el-Cüveyni’nin öğrencisi oldu. Üstün zekasını ve çalışkanlığını gören hocası ona yakın ilgi gösterdi. Burada usul-i hadis, usul-i fıkıh, kelam, mantık, hukuk ve münazara ilimlerini öğrendi. Ebu Hâmid er-Rezekani, Ebu’l- Hüseyin el-Mervezi, Ebu Nasr el-İsmaili, Ebu Sehl el-Mervezi, Ebu Yusuf en-Nessâc gibi devrin büyük âlimleri belli başlı hocalarıdır.

Nişabur’da öğrenimini tamamlayınca, büyük bir ilim ve edebiyat hâmisi olan Selçuklu veziri üstün devlet adamı Nizamülmülk’ün daveti üzerine Bağdat’a gitti. Nizamülmülk’ün topladığı ilim meclisinde bulunan zamanın bilimadamları, imam-ı Gazali’nin ilminin derinliğine ve meseleleri izah etmekteki üstün kabiliyetine hayran kaldıklarını itiraf ettiler. O zaman ortaya çıkan muhalif fırkaların yüksek düşünsel seviyelerine ulaşarak kendilerine iktidarın “cevabını” verecek, halk nezdinde iktidarın “meşruiyetini” tedarik edecek alim olarak görüldüğünden saray tarafından şiddetle desteklendi.
Bu sırada otuz dört yaşında bulunan imam-ı Gazali’nin İslamiyet’e yaptığı büyük hizmetleri gören Selçuklu veziri Nizamülmülk, şimdiki tabirle, onu Nizamiye Üniversitesi rektörlüğüne tayin etti. Bu üniversitenin başına geçen İmam-ı Gazali , üç yüz seçkin talebeye lüzumlu olan bütün ilimleri öğretti. Yetiştirdiği talebelerin had ve hesabı yoktu. Ebu Mansur Muhammed, Muhammed bin Esad et-Tusi, Ebu’l-Hasan el-Belensi, Ebu Abdullah Cümert el-Hüseyni talebelerinin meşhurlarındandır. Bir taraftan da kıymetli kitaplar yazan imam-ı Gazali, ilim ehli, devlet adamları ve halk tarafından büyük bir muhabbet ve hürmet gördü. Şöhreti gün geçtikçe arttı. Nizamiye Üniversitesinde bulunduğu yıllarda, Kitabü’l-Basit fil-Füru, Kitab-ül-Vesit, El-Veciz, Meahiz-ül-Hilâf adlı kitaplarını yazdı.


Felsefeye Karşı Bir Yazısı

İmam-ı Gazali , felsefecilerle ilgili bu çalışmalarını El-Munkızu min ed-dalâl kitabında şöyle anlatmaktadır:

“İşte şimdi filozofların ilimlerinin hikayesini dinle: Onları birkaç sınıf, ilimlerini de birkaç kısım hâlinde gördüm. Onlara, çokluklarına ve eskileri ile yenileri arasında doğruya yakınlık ve uzaklık farkına rağmen, küfür ve ilhâd damgasını vurmak lazımdır. Filozoflar fırkalarının çokluğuna ve çeşitliliğine rağmen, Dehriyyun, Tabiiyyun ve İlahiyyun olmak üzere üç kısma ayrılırlar. Dehriyyun sınıfı eski filozoflardan bir zümredir. Yaratıcının varlığını inkâr ederler, bunlar zındıktır. Tabiiyyun; bunlar da ahiretin mevcudiyetini kabul etmediler. Cenneti Cehennemi, kıyameti ve hesabı inkâr ettiler. Bunlar da zındıktır. Üçüncü sınıf olan İlahiyyun, daha sonra gelen filozoflardır. Bunlar ilk iki sınıfı red etmişlerse de kendilerini bid’at ve küfürden kurtaramamışlardır.” Üçüncü kısımdan olan bu filozoflar, kendilerinden önce gelenlerin yanlışlarını açık seçik göstermek ve bir yaratıcının olduğunu söylemekle beraber Peygamberlere inanmadıkları için küfürde kalmışlardır. Çünkü küfürden kurtulmak için Peygamberlere ve onların bildirdiklerine inanmak da şarttır.

İmam-ı Gazali felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve itikadlarına, felsefe karıştıran fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını kendisinin de bir filozof olduğu şeklinde yoruyanlar olmuştur. Buna karşı çıkanlar ise, diğerlerini felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemekle suçlamaktadırlar. Gazali’nin şiddetle karşı durduğu muhalif düsturlar, aklı temel almışlardır. Onlara göre, Allah’ın kullarına bahşettiği en büyük nimet akıldır ve bu nimetten yararlanmayan bir kul en büyük günahkardır. Akıl yürütmek faaliyeti ise felsefeyi beraberinde getirir. Mütefekkirler ise aklı kullanmakla beraber, akıldan önce Peygamberleri ve onların bildirdiği imanı almışlardır.

İmam-ı Gazali, bu çalışmalarından sonra, yerine kardeşi Ahmed Gazali’yi vekil bırakarak Nizamiye Üniversitesindeki görevine ara verdi ve Bağdat’tan ayrıldı. Çeşitli ilmi çalışmalar ve seyahatler yaptı. Şam’da kaldığı iki yıl içinde en kıymetli eseri İhyâu-Ulumiddin’i yazdı. Daha sonra Kudüs’e gitti. Burada Bâtıni denilen fırkaya karşı Mufassıl’ul-Hilâf, Cevâb-ul-Mesâil ve Allahü teâlânın Esmâ-i Hüsnâ denilen isimlerini anlatan El- Maksad ül-Esmâ adlı eserini yazdı. Kudüs’te bir müddet kaldıktan sonra hacca gitti. Haccını müteakiben Bağdat’a döndü. Nizamiye Üniversitesinde, Şam’da yazdığı İhyâ’sını kalabalık bir talebe kitlesine ders olarak okuttu. Bu seferki tedris hayatı uzun sürmedi. Doğduğu yer olan Tus’a gitti. Burada yine Bâtınilere karşı Ed-Dercülmerkum kitabı ile El-Kıstâs-ul-Müstakim, Faysal-ut-Tefrika, Kimyâ-ı Seâdet, Nasihât ül-Müluk ve Et- Tibr-ul-Mesbuk adlı kıymetli eserlerini yazdı. On sene kadar süren bu hizmetlerinden sonra Selçuklu veziri Fahr-ül-Mülk’ün ricası üzerine bir müddet daha Nizamiye Üniversitesinde ders verdi. Tasavvufu anlatan Mişkât-ül-Envâr adlı eserini de bu sırada yazdı.


İmam-ı Gazali’nin Tasavvufa Girişi

İmam-ı Gazali’nin tasavvufta mürşidi, Silsile-i aliyyenin büyüklerinden olan Ebu Ali Farmedi’dir. Onun huzurunda kemale geldi. Zahir ilimlerinde eşsiz âlim olduğu gibi, tasavvuf ilimlerinde (evliyalık ilimlerinde) de mürşid (yol gösterici) oldu. Kısa bir müddet daha Nizamiye Üniversitesinde ders verdikten sonra doğduğu yer olan Tus’a döndü. Elli beş sene gibi kısa bir ömür süren imam-ı Gazali, ömrünün son yıllarını Tus’ta geçirdi. Burada evinin yakınına bir medrese ve bir de tekke yaptırdı. Günleri insanları irşâd etmekle geçti. Elli yaşını aştığı bu sıralarda El-Munkızu Aniddalâl, fıkhın kaynaklarına (Usul-i fıkha) dâir El-Mustesfâ ve selef-i salihine (Ehli Sünnet itikadına) tâbi olmayı anlatan İlcâmü’l-Avâm an İlm-il-Kelam adlı eserlerini yazdı.


İslam Devletine Etkisi

İmam-ı Gazali’nin yaşadığı devirde İslam âleminde siyasi ve fikri bakımdan büyük bir kargaşalık hüküm sürüyordu. Bağdat’ta Abbasi halifelerinin hakimiyeti zayıflamaya yüz tutmuştu. Bunun yanında Büyük Selçuklu Devleti’nin sınırları genişliyor ve nüfuzu artıyordu. İmam-ı Gazali, bu devletin büyük hükümdarları Tuğrul Beyin, Alp Arslan’ın ve Melik Şah’ın devirlerini yaşadı. Melik Şahın kıymetli veziri Nizamülmülk, hem savaş meydanlarında zaferler kazanıyor, hem de o zamanın parlak ilim ocakları olan İslam üniversitelerini açıyordu. İmam-ı Gazali 23 yaşındayken doğuda Hasan Sabbah ve adamları, Selçuklu otoritesini yıkmak gayesi ile İsmailiyye düsturunu yaymaya çalışıyorlardı. Mısır’da Şii Fatımi Hanedanı çökmeye başlamış, Avrupa’da ise Endülüs İslam Devleti gerilemeye yüz tutmuştu. Mukaddes toprakları Müslümanlardan almak için ilk Haçlı seferleri de İmam-ı Gazali zamanında başlamıştı. Bunlardan birincisi olan Haçlı seferine katılan Haçlılar, Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. Kılıç Arslan’ın üstün gayretlerine rağmen 600 binden 40-50 bine düşmek pahasına da olsa, Anadolu’yu geçmiş, Torosları aşmış, Antakya’yı ve bir yıl sonra da Kudüs’ü ele geçirmişlerdi (1096).

İslam âlemindeki bu siyasi karışıklıkların yanında bir de fikir ve düşünce ayrılıkları vardı. Bu fikir ayrılıklarının temelinde yatan neden iktidar mücadelesi idi; ortadoğu coğrafyasındaki iktidarı eline geçirmek isteyen gruplar, halk arasında meşruiyet kazanmak gayesi ile farklı islami anlayışlar ve disiplinlerden faydalanmak çabasındaydılar. Müslümanlar arasında itikad birliği sarsılmış, düşünce ve fikirlerde ayrılıklar meydana gelmişti. Bir taraftan eski Yunan felsefesini anlatan kitapları okuyarak yazılanlarla İslam inançlarını yeniden yorumlayanlar, diğer taraftan Kur’an-ı Kerim’in âyetlerinin manasını farklı yorum yöntemleri ile açıklamaya kalkışan Bâtıniler ve Mutezile ile diğer fırkalar iktidarı elinde bulunduran sınıfların şekil verdiği İslam anlayışına muhalif bir tutumla iktidar mücadelesine dahil olmaya çalışıyorlardı. Böylece, İslam tarihinin en yoğun düşünsel-felsefi dönemi yaşanmaya başlandı. Bu yoğun düşünsel dönemde, iktidar yanlısı bir anlayışla muhalifler ile aynı düşünsel seviyede mücadele edebilecek zamanın nadir ilim adamlarının başında, akli ve nakli ilimlerde zamanın en büyük âlimlerinden, İmam-ı Gazali geliyordu.

O, bir taraftan kıymetli talebeler yetiştirdi, bir taraftan da muhalif fırkaların muhalif inançlarını çürütmek için kıymetli kitaplar yazdı. Üç yüz binden fazla hadis-i şerifi ravileriyle ezbere bilen ve Hüccetül-İslam adıyla meşhur olan İmam-ı Gazali, İslamın yirmi temel ilmi ile bunların yardımcıları olan müsbet ilimlerde de söz sahibiydi. Zamanında yaşayan ve sonra gelen âlimler onun kitaplarını önemli bir kaynak kabul etmişlerdir.


Vefatı

İmam-ı Gazali 1111 (h.505) yılının Cemaziyelevvel ayının 14. Pazartesi günü büyük kısmını zikir ve tâat ve Kur’an-ı Kerim okumakla geçirdiği gecenin sabah namazı vaktinde abdest tazeleyip namazını kıldı, sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu: “Ey benim Rabbim, Mâlikim! Emrin başım gözüm üzere olsun” dedi. Odasına girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine oradakilerden üç kişi içeri girince, İmam-ı Gazali hazretlerinin kefenini giyip, yüzünü kıbleye dönüp, ruhunu teslim ettiğini gördüler. Başı ucunda şu beytler yazılıydı:

Beni ölü gören ve ağlayan dostlarıma,

Şöyle söyle, üzülen o din kardeşlerime:

“Sanmayınız ki, sakın ben ölmüşüm gerçekten,

Vallahi siz de kaçın buna ölüm demekten.”

…….

Ben bir serçeyim ve bu beden benim kafesim.

Ben uçtum o kafesten, rehin kaldı bedenim.

…….

Bana rahmet okuyun, rahmet olunasınız.

Biz gittik. Biliniz ki, sırada siz varsınız.

Son sözüm olsun, “Aleyküm selam” dostlar.

Allah selamet versin, diyecek başka ne var?

İmam-ı Gazali, kendisini mezarın içine Şeyh Ebu Bekr en-Nessâc koysun, diye vasiyet etmişti. Şeyh bu vasiyeti yerine getirip mezardan çıktığında hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler “Size ne oldu?.. Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim?..” dediler. Cevap vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemin vererek tekrar ısrarla sorulunca, mecbur kalarak şunları anlattı:

“İmamın nâşını mezara koyduğum zaman, Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi. «Muhammed Gazali’nin elini, Seyyidü’l Mürselin Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemin eline koy» Ben denileni yaptım. İşte mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş olmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.”

İmam-ı Gazali asrının müceddidi olup, din bilgilerinden unutulmuş olanlarını meydana çıkarmış, açıklamış ve herkese öğretmişti.

İmam-ı Gazali, zamanındaki devlet adamlarının ikram ve iltifatlarına kavuşmuştu. Onlara zaman zaman nasihat ederek ve mektup yazarak hakkı tavsiye etmiş, Müslümanların huzur ve refahı için dua etmiştir.


Selçuklu Sultanı Sencer’e Yazdığı Mektup

Bunlardan Selçuklu Sultanı Sencer’e nasihat için aşağıdaki mektubu yazmıştır:

“Allahü teâlâ İslam beldesinde muvaffak eylesin, nasibdâr kılsın. Ahirette ona, yanında yeryüzü padişahlığının hiç kalacağı mülk-i azim ve ahiret sultanlığı ihsan etsin. Dünya padişahlığı, nihayet bütün dünyaya hakim olmaktan ibarettir. İnsanın ömrü ise, en çok yüz sene kadardır.

Cenab-ı Hakk’ın, ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yeryüzünün bütün beldeleri, vilayetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedi sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma.

Bu ebedi padişahlığa (saadete) kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibadetten efdaldir.” Madem ki Allahü teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha iyi fırsat olamaz! Zamanımızda ise iş o hâle gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibadetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Dünyanın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: «Dünya kırılan altın bir testi, ahiret de kırılmaz toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedi olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünya, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir.» Ahiret ise hiç kırılmayan ebediyyen bâki kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyaya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misali iyi düşününüz ve daima göz önünde tutunuz…”


İmam-ı Gazali’nin güzel sözlerinden bazıları

  • Allahü teâlânın verdiği nimeti, Onun sevdiği yerde harcamak şükür; sevmediği yerde kullanmak ise küfran-ı nimettir (nimeti inkâr etmektir).
  • Belaya şükretmek lazımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka bela yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allah, senin iyiliğini senden iyi bilir.
  • Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mesul olacaksan söyle. Yoksa sus!
  • Bil ki, kalble gıybet etmek, dille etmek gibi haramdır. Bir kimsenin noksanını, kusurunu başkasına söylemek doğru olmadığı gibi, kendi kendine söylemek de caiz değildir.
  • Sabır insana mahsustur. Hayvanlarda sabır yoktur. Meleklerin ise sabra ihtiyacı yoktur.
  • Allahü teâlânın, her yaptığımızı her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar birbirinin dışını görür. Allahü teâlâ ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin işleri ve düşünceleri edepli olur.
  • Aklı olan kimse nefsine demelidir ki: Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes hiçbir şeyle tekrar ele geçmez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. O halde bu günü elden kaçırmamak bunu saadete kavuşmak için kullanmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi bütün âzâlarını haramdan koru.
  • Ey nefsim, sonra tevbe ederim ve iyi şeyler yaparım, diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tevbe etmeyi bugün tevbe etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun.


Eserleri

İmam-ı Gazali, ömrü boyunca gece gündüz devamlı yazmış büyük bir İslam âlimidir. O kadar çok kitap yazdı ki, ömrüne bölününce, bir güne on sekiz sayfa düşmektedir. Eserlerinin sayısının 1000’e ulaştığı, Mevduât-ul-Ulum kitabında bildirilmektedir. Bunlardan 400’ünün isimleri Şeyh Ebu İshak Şirâzi’nin Hazâin kitabında yazılıdır.

Eserleri üstünde Avrupalılar geniş ve uzun süren incelemeler yapmışlardır. Bunlardan Maurice Bouyges adlı müsteşrik Essai de chronologie des oeuvres de al-Ghazali adlı eserinde İmam-ı Gazali’nin 404 kitabının ismini vermiştir. Meşhur müsteşrik Brockelmann da Geschichte Der Arabischen Litteratur adlı eserinde, eserlerinden 75 tanesinin listesini vermiştir. 1959’da dört Alman ordinaryüs profesörü, İmam-ı Gazali’nin kitaplarını okuyarak, İslam dinine aşık olmuşlar ve İmam’ın kitaplarını Almancaya çevirerek sonunda müslüman olmuşlardır.

İmam-ı Gazali’nin vefatından sonra İslam dünyasının maruz kaldığı Moğol felaketi esnasında yakıp yıkılan binlerce kütüphane içinde Gazali hazretlerinin sayısız eseri de yok edilmiştir. Bu sebepten bugüne kadar eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapılamamış, ilim dünyası bu husustaki eksikliğini tamamlayamamıştır.

Kelam Alanındaki eserleri

  • al-Munqidh min al-dalal, “Delaletten Hidayete”
  • al-Iqtisad fi’I-i`tiqad, “İtikatta İktisat”
  • al-Risala al-Qudsiyya, “Kudüs Risalesi”
  • Iljam al-’awam ‘an ‘ilm al-kalam, “Halkı İlmi Kelamdan Koruma”
  • al-Maqasid al-Asna fi sharh asma’ Allahu al-husna, “Esma-ı Hüsna’nın Şerhinde Açıklama Yolları”

Tasavvuf

  • Ihya’ ‘ulum al-din, “Dini İlimlerin İhyası”, Gazali’nin en önemli eserlerinden biridir.
  • Kimiya-yi sa’adat, “Mutluluk Kimyası” (Farsça kaleme alınmıştır.)
  • Mişkat ül-enwar, “Nurlar Feneri”
  • Kitab al-arba’in fi usul al-din, “Dinin Kırk Temeli” (İhya’nın Özeti)
  • Mizan al-’amal, “Fiillerin Kıstası”

Islam Felsefesi

  • Maqasid al-falasifa, “Filozofların Amaçları”
  • Tahafut al-falasifa, “Filozofların Tutarsızlıkları”, Ibn Rüşd bu esere karşılık olarak ünlü reddiyesi Tahafut al-tahafut (Tutarsızlığın Tutarsızlığı)nı kaleme almıştır.

Fiqh -Fıkhın Fıkhı

  • al-Mustasfa min ‘ilm al-usul,
  • al-Wajiz, “Özet”
  • al-Wasit, “Vasıta”
  • Nasihat al-muluk, “Yöneticilere Nasihat”

Mantık

  • Mi’yar al-’ilm (İlmin Standart Ölçüsü)
  • al-Qistas al-mustaqim (Dengenin Kıstası)
  • Mihakk al-nazar f’l-mantiq (Mantıkta Delillerin Özü)


İngilizce’de Gazali

  • Freedom and fulfillment : Gazali’nın al-Munqidh min al-dalal ve diğer eserlerinden İngilizce’ye Richard Joseph McCarthy tarafından yapılan çevirisi. (Boston:Twayne Publishers, c1980) Reprinted Louisville: Fons Vitae, 2000.
  • Smith, Margaret, Al-Ghazzali: the Mystic, (London: Luzac, 1944) Hijra international Publishers of Lahore, Pakistan reprint. PDF
  • Laoust, H: La politique de Gazali, Paris, 1970. PDF
  • Campanini, M.: Al-Ghazzali, in S.H. Nasr and O. Leaman, History of Islamic Philosophy Routledge, London: 1996. Article
  • Watt, W M.: Muslim Intellectual: A Study of al-Ghazali, Edinburgh, EUP: 1963. Available on PDF
  • Marmura: Al-Ghazali’s The Incoherence of the Philosophers, (2nd ed.). Brigham: Printing Press. ISBN 0-8425-2466-5.
  • Moosa, Ebrahim: Ghazali & The Poetics of Imagination, Chapel Hill, UNC Press, 2005. ISBN 0-8078-5612-6.


Eserlerinden örnekler

İhyâ-i-Ulumiddin,

Kimyâ-ı Seâdet,

Cevahir-ül-Kur’ân,

Kavâid-ül-Akâid,

Kitab-ül-İktisâd fil İtikad,

İlcâm-ül-Avâm an İlm il-Kelam,

Mizân-ül-Amel,

Dürret-ül-Fahire,

Eyyüh-el-Veled,

Kıstâs ül-Müstekim,

Tehâfet-ül-Felâsife,

Mekâsıd-ül-Felâsife,

El-Munkızu min ed-dalâl,

El-Fetâvâ, Hülâsât-üt-Tasnif fit-Tesavvuf.

(İlcâm-ül-Avâm an ilmi’l-kelam, Eyyüh-el-Veled, El-Munkızu min ed-dalâl, Durret-ül-Fahire ve Kimyâ-ı Seâdet kitapları Hakikat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.)

İmam-ı Gazali hazretlerinin en kıymetli eseri İhyâ’sıdır. Osmanlı âlimlerinden Saffet Efendi Tasavvufun Zaferi isimli eserinde, İmam-ı Gazali’nin İhyâu Ulumiddin kitabı öyle kıymetli bir eserdir ki, Kur’an-ı Kerim’in ve Peygamber efendimizin hadislerinin manalarını Müslümanlara anlatmak ve Allahü teâlânın kullarına, doğru yolu göstermek, huzur ve saadete kavuşturan İslam ahlakını öğretmek için, din âlimleri olarak elimizde bundan başka hiçbir kitap bulunmasaydı, yalnız bu kitap kifayet ederdi.

Seyyid Abdülhakim Arvâsi hazretleri de, “İmam-ı Gazali’nin İhyâ kitabı, bütün âlimlerce doğru ve yüksektir. Bir gayrı müslim, severek yapraklarını çevirirse, müslüman olmakla şereflenir” buyuruyor.


Linkler

www.kalplerinkesfi.de Her hafta İmam Gazali’nin “Kalplerin Kesfi” adlı kitabından bir bölüm dinleyin.

  • Al-Ghazali Web Site
  • Ihya Web Sitesi

İ

Resources

  • Sızıntı Dergisi | İlm-i Ledün Hususiyle de, "ekrabu'l-mukarrebîn" olan İlm-i Ledün Sultanı'nın hem gayb-ı mutlak hem de gayb-ı mukayyetle alâkalı her türlü bilgi ve marifeti - bununla,

Durdurabilmekteyiz. İstediğimiz zaman durdurup, Kestel Gölü

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Kestel Gölü, Akdeniz Bölgesi’nin batı bölümünde, Kestel Ovası’nda geçici göl. Yüzölçümü 24 km2‘dir.

Kireçli (kartik) yerey içinde rastlanan, zaman zaman içinde su bulunan bazen de kuruyan bir göldür. Burada doğal kuyularla çekilen suların yeraltı yollarıyla Antalya Körfezi’ne döküldüğü sanılmaktadır.

Resources

  • Gel İndir Kategorize edilmiş programlar. Arama fonksiyonu da mevcut.

Başkanlığı, Orhan Dikmen

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Prof.Dr.Orhan Dikmen

Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.Paris Üniversitesi Yüksek Hukuk ve İktisat Etüdleri Programında yüksek lisansını tamamladı.

İstanbul Üniversitesi Senatosu Üyeliği, İktisat Fakültesi Dekanlığı, Maliye Kürsüsü Başkanlığı, Maliye Enstitüsü Vakfı Kurucu Üyeliği, İktisadî Araştırmalar Vakfı Kurucu Üyeliği ve Yönetim Kurulu Başkanlığı, Şişli İktisat ve Ticaret Yüksek Okulu Öğretim Üyeliği ve Müdürlüğü, Türkiye İktisatçılar Derneği Kurucu üyeliği ve Başkanlığı, Milletlerarası Vergi Hukuku Birliği Üyeliği, Milletlerarası Maliye Enstitüsü Başkan Vekilliği, İktisadî İşbirliği Avrupa Ligi Başkan Vekilliği ve Millî Komitesi Başkanlığı, RCD ve OECD Misyon Üyeliği ve Başkanlığı yaptı.

Resources

Bağlanabilen web, Kablosuz İnternet

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Kablosuz İnternet, (İngilizce: Broadband veya Wireless Internet), uydu sistemiyle yüksek hızda internet sağlayan servis, kablosuz olduğu dolayısı ile sorunsuzdur. ADSL’den çok daha sorunsuz, iyi ve yüksek hızlarda bağlanabilen internet sistemidir.

Resources

Listesi edit Dış Bağlantılar, Alfabetik bitki listesi V

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z</td></tr></table>

V
  • Vanilya - Vanilla planifolia. (Bitki türü)
  • Vebaotu - Petasites hybridus. (Bitki türü)
  • Vişne - Prunus. (Ağaç cinsi)

V

Resources

  • UML Ve CBD Ile Yazilim Gelistirme Hizmetler o modülün arayüzünü oluştururlar ve dış dünya ile bağlantı kuracağı ortaya çıkan müşteri ihtiyaçlarının bir listesini ve bu ihtiyaçların

Fazla bağlanarak, Multiplexing

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Haberleşme ağlarinda birden fazla analog sinyalin veya dijital bilgi aktarımlarının (Digital Data Streams) birleştirilip tek bir sinyal haline getirlimesidir. Örnegin elektronik cihazlarda multiplexing birden fazla analog sinyallerinin digital sinyale dönderilip (analog-to-digital ADC ) işlenmesini (process) sağlanır veya telekominikasyonda birden fazla telefon göruşmesinin aynı fiziki kablo üzerinden aktarılması sinyallerin multiplex edilmesiyle gerçekleşir.


Dış Baglantılar

  • Multiplexing hakkında geniş çaplı kaynak.

Resources

Ankara, Yönetim merkezi

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Yönetim merkezi, bir devletin ve ülkenin yönetsel birimlerinin yönetildiği kentlere denir. Devletlerin veya ülkelerin yönetildiği merkez, daha çok başkent olarak adlandırılır. Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti, Ankara ilinin ise yönetim merkezidir.

Resources

2007, Push The Button

Posted in Uncategorized by admin on the November 30th, 2007

Push The Button, Teapacks tarafından seslendirilen 2007 Eurovision Şarkı Yarışması’nda İsrail’i temsil edecek punk-rock türündeki şarkı. Şarkı, İran’ın nükleer çalışmalarına ve Ahmedinejad’a göndermeler yaptığı gerekçesiyle medyada bolca yer bulmuştur.

Resources

Kaynaklar:, İbrahim Deriner

Posted in Uncategorized by admin on the November 29th, 2007

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı müsteşarlığı yapmıştır. 30. Hükümet’te TBMM dışından Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olmuştur.

Resources

Hürriyeti, Osmanlı Devleti dağılma dönemi

Posted in Uncategorized by admin on the November 29th, 2007

Bu dönem 1792 Yaş Antlaşması ile başlayıp 1922 de Osmanlı devletini yıkılışına kadar devam eden dönemdir. Osmanlı devleti Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki çıkar çatışmalarından yararlanıp denge politikası izleyerek varlığını korumaya çalışmıştır.

  • Sırp İsyanı(1804)
  • 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı ve Bükreş Antlaşması
  • Yunan İsyanı
  • 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne Antlaşması
  • Mısır Valisi Kavalalı mehmet Ali Paşa’nın İsyanı
  • Kırım Savaşı(1853-1856)
  • 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı)

Osmanlı Avrupada çıkan isyanlar ve uzun süren Rus savaşları ile iyice yıpranmış ve devlet yönetiminde ıslahata yönelik çalışmalar yapılmış isede pek başarılı olunamamıştır.

Contents


II.Mahmut dönemi (1808-1839)


Sırp İsyanı (1804)

Osmanlı Devletinde Milliyetçilik akımı neticesinde ayaklanan ilk topluluk Sırplar’dır.
Napolyon ile Çar, Osmanlı topraklarını paylaşmak için çalıştıkları sıralarda, Osmanlı Devleti, zamanla bünyesinde oluşan değişiklikler sebebiyle parçalanmaya müsait bir duruma gelmişti. Parçalanmanın ilk büyük ve önemli hareketi, III. Selim döneminde başlayan ve II. Mahmut zamanında gelişerek muhtar ve prenslik kurulmasıyla son bulan Sırp isyanlarıdır.

  • Fransız İhtilali’nin Milliyetçilik, bağımsızlık ve hürriyet gibi fikirlerinin sırplar üzerinde

etkili olması

  • Savaşların Sırbistan toprakları üzerinde geçmesi ve bu savaşlar sırasında Sırbistan’ın sık sık

el değiştirmesi

  • Sırbistan’daki Yeniçerilerin olumsuz davranışları
  • Rusyanın kışkırtması

sebeplerinden dolayı 1804′de Kara Yorgi liderliğinde Sırplar ayaklandı.

Sırplarla İlgili Antlaşmalar:

  • 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda Ruslarla imzalanan Bükreş Antlaşması’nda Sırplara bazı

haklar verildi.

  • 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda Ruslarla imzalanan Edirne Antlaşması’nda Sırplara

özerklik verildi.

  • 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda imzalanan Ayestefanos ve Berlin Antlaşması’nda Sırbistan bağımsızlığına kavuştu.


1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı

1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı Osmanlı Devleti ile Rusya arasında birçok cephelerde savaşılmış bir savaştır. Napolyon Bonapart’ın önderliği altındaki Fransa’nın Avrupa’da başlattığı savaşların arka planında yer aldı.

Savaşın nedeni, Rusların Sırp isyanını desteklemesi ve Balkan Milletlerini kışkırması ve Rusya’nın Eflak-Boğdan ‘da isyanlar çıkartması

  • ingilternin Osmanlı Devletini uyarması. (bunun nedeni Osmanlı Devletinin Rusya ya vermiş olduğu Kapütülasyonlar da Boğazları Rusya ya açık bulundurma zorunluluğu olması, boğazları kapatan Osmanlı Devletini ingilizlerin uyarması).
  • İngiltere nin önce Çanakkale daha sonra iskenderi ye yi vurması
  • Bu sırada fransa nın Rusya ile anlaşması(tilsit ,erfurt Antlaşması)
  • İngilter ile Osmanlı devleti arasında Kale-i sultani 1809.(Çanakkale antlaşmasını imzalaması)
  • Daha sonra napolyonun Moskova Seferine çıkması ancak Rusya barış istedi.
  • Bükreş antlaşması imzalanır sırplara ilk ayrıcalıklar
  • Besarabya- Rusya ‘da
  • Eflak ,Boğdan - Osmanlı devletinde
  • Prut nehri sınır olacak.


II. Mahmut döneminde Askeri alanda yapılan yenilikler

1. Alemdar Mustafa Paşa, Nizam-ı Cedit ordusunun yerine Sekban-ı Cedit Ordusunu kurdu.

2. II. Mahmut Alemdar Mustafa Paşanın öldürülmesi üzerine Sekban-ı Ceditin yerine Eşkinci Ocağı kurdu.

3. 1826′da Yeniçeri Ocağını kaldırarak yerine Asakir-i Mensurei Muhammediye
ordusu kuruldu. Bu olayın adı Vakay-ı Hayriye(Hayırlı Olay)’dır.

4. Yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusu tümen, tabur, bölük gibi birliklere ayrıldı.
Eğitimi için Prusya’dan subaylar getirildi. Avrupaya subaylar gönderildi.


Abdulmecid Dönemi (1839-1861)


Londra Konferansı (1840)

  • Mısır Valiliği,babadan oğula geçmek üzere Mehmet Ali Paşa’ya verilecek, fakat hukuki yönden

Osmanlı’ya bağlı kalacak.

  • Mısırda vergiler padişah adına toplanacak, dörtte biri İstanbul’a gönderilecek.
  • Suriye,Adana ve Girit Osmanlı’ya geri verilecek.

Bu anlaşmayla Mısır iç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı’ya bağlı imtiyazlı bir eyalet
haline geldi.


Londra Konferansı (1841)

Hünkar İskelesi Antlaşması’nın süresi bitince Londra’da bir konferans toplandı. Toplantıya İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya, Prusya ve Osmanlı Devleti katıldılar. Londrada imzalanan boğazlar sözleşmesine göre;

Boğazlar Osmanlı Devleti’nin olacak, ancak Osmanlı barış halindeyken boğazlar bütün savaş gemilerine kapatılacaktı.

  • Bu sözleşme ile boğazlar,devletlerarası bir statü kazandı.
  • Osmanlının boğazlar üerindeki hükümranlık haklarına kısıtlama getirilmiştir.
  • Rusya boğazlar üzerindeki üstünlüğünü kaybederken, Fransa ve İngiltere Akdenizdeki güvenliklerini

artırmışlardır.


Tanzimat Fermanı (3 Kasım 1839)

  • Avrupalı Devletlerin iç işlerimize karışmasına engel olmak.
  • Mısır ve Boğazlar konusunda Avrupalı Devletlerin desteğini kazanmak.
  • Devleti ve toplumu demokratik bir yapıya kavuşturma isteği

Bu nedenlerden dolayı 3 Kasım 1839 da Tanzimat Fermanı (Gülhane Hattı Hümayunu) ilan edildi.HGH


Kırım Savaşı (1853-1856)

Sebepleri;
1. Rusyanın Osmanlı Devleti üzerindeki emelleri.

2. Kutsal Yerler Meselesi:Rusya İstanbul’a bir elçi göndererek Ortodoks kilisesinin kutsal yerlerle
ilgili isteklerinin onaylanmasını istemiş,Osmanlı bu isteği reddetmişti.

3. Rusya’nın 1848 İhtilallerinin Avrupa’da meydana getirdiği karışıklıklardan yararlanmak istemesi.

Bu sebeplerden dolayı savaş Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 1853′de başladı. Osmanlı
donanması SİNOP’ta Ruslar tarafından yakıldı. 1854′te İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’nin
yanında yer aldı. Sivastopol kalesi kuşatılarak alındı. Yenilen Rusya ile PARİS ANTLAŞMASI
imzalandı.(1856)

Kırım Savaşında İngiltere, Fransa,Sardunya ve Piyomento Osmanlı Devletinin yanında savaşa
girdi. Avusturya ise Eflak-Boğdan’ı işgal ederek destek verdi. Osmanlı Devleti ilk dış borcu Kırım savaşı sırasında İngiltere’den aldı.(1854) Osmanlı Devleti Paris anlaşması sırasında Avrupalı devletlerin tam desteğini kazanmak için
azınlıklara geniş haklar tanıyan ISLAHAT FERMANINI ilan etti.


Islahat Fermanı (1856)

Paris anlaşması görüşmeleri sürerken Islahat Fermanı ilan edilmişti.(1856)
Bu Fermanla ilgili bir madde Paris Anlaşmasında da yer aldı.

Islahat Fermanı kaynağını ve ortaya çıkış nedenini yabancı devletlerden almaktadır. Bu
Fermanın esasları Fransa’nın ısrarı ile Avusturya,İngiltere ve Fransa tarafından
belirlenmiştir. Osmanlı Devleti Paris antlaşması şartlarını lehine çevirmek için bu fermanı
ilan etmiştir.

1)-Din ve mezhep hürriyeti sağlanarak azınlıklara okul,kilise ve hastane açma hakkı verilecek.

2)-Azınlık ve yabancılara küçük düşürücü sözler söylenmeyecek

3)-Azınlıklar da bütün devlet memurluklarına girebilecek.

4)-Askerlik işleri yeniden düzenlenecek,azınlıklardan askerlik için bedel kabul edilecek.

5)-Vergi sistemi yeniden düzenlenecek. İltizam usulü kaldırılacak.

6)-Mahkemelerde herkes inancına göre yemin edecek, karma mahkemeler kurulacak.


Abdulaziz Dönemi(1861-1876)

Bu Dönemde, Rusyanın Balkanlarda panslavizm idealini yaymaya başlamasıyla isyanlar başlamıştır.
(Sırp,Karadağ, Bosna-Hersek, Romen(Eflak-Boğdan) ve Bulgar isyanları ortaya çıkarak “Balkan
Bunalımı”na zemin hazırlandı) ve Girit’teki Rumlar ayaklanarak Yunanistan’a bağlanmak istediler. Avrupalıların duruma müdahalesiyle Osmanlı Devleti Halepa Fermanı’nı ilan etmiş ve Giritlilere vergi muafiyeti getirilmiştir. Mısır Hidivi (valisi) İsmail Paşa’nın gayretleri ve Fransa’nın desteğiyle 1869′da Süveyş Kanalı açılmış, böylece coğrafi keşiflerle önemini yitiren Mısır ve Akdeniz yeniden canlanmıştır. Bu durum Avrupalı devletlerin Mısıra sahip olma arzunu artırmıştır.
Beylerbeyi ve Çırağan sarayları yapılmıştır. Avrupalı Devletler azınlıklarla ilgili ağır istek ve tehditlerden oluşan BERLİN MEMARANDUM’unu ilan ettiler. Avrupada önemli gelişmeler görülmüş, İtalya(1870), ve Almanya(1871) siyasi birliklerini tamamlayarak
siyasi güç olarak ortaya çıktılar.

Abdülaziz, Genç Osmanlılar tarafından tahttan indirilmiş, yerine V. Murat getirilmiştir.(Abdülaziz
tahttan indirildikten sonra Feriye Sarayı’nda hapis hayatı yaşadı.Burada damarları kesik vaziyette
bulundu.)


V. Murat Dönemi

V. Murat Abdülaziz’in tahttan indirilmesi sonucu padişah oldu.(1876) Ancak sağlığının yerinde
olmadığı görüldü. Bu durum karşısında başta Mithat Paşa olmak üzere önde gelen devlet adamları toplam 90 gün tahtta kalan
V. Murat’ı tahttan indirerek Meşrutiyeti ilan etme sözü veren II. Abdülhamit’i tahta çıkardılar.V.murat içkiyi ve tütünüde yasaklamıştır.


II. Abdulhamit Dönemi (1876-1909)


1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 HARBİ)

Savaşın nedeni, İstanbul (Tersane) ve Londra Konferansı kararlarının Osmanlı tarafından kabul edilmemesi ve Rusya’nın Panslavist politikası ve sıcak denizlere inme çabasıdır.

Rusya ilk olarak, Osmanlı’dan balkanlarda ıslahat yapmasını istemiştir. Çünkü Rusya da içinde bulunduğu karışıklıklar dolayısıyla olası bir savaştan çekinmekteydi. Ancak Osmanlı savaş çıkacağını bile bile bu istekleri reddetmiştir. Çünkü Islahat Fermanı nedeniyle, kamuoyu tarafından reformlara büyük bir tepki vardı.

Rusya tüm bu sebeplerden dolayı Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.

Savaş, Doğu ve Batı cephesi olarak ikiye ayrılmıştı.

Batı cephesinde, Plevne’ye kadar ilerleyen Rus kuvvetlerini, Gazi Osman Paşa durdurdu. Ancak kaledeki kıtlık dolayısıyla, taarruzu deneyen Osman Paşa başarılı olamadı.

Ruslar doğuda Erzurum’a kadar ilerlediler. Rus ordusu Aziziye Tabyalarında Gazi Ahmet Muhtar Paşa tarafından durduruldu. Ancak ağır kış şartlarına dayanamayan Osmanlı kuvvetleri, Rus ordular karşısında tutunamadı.

Ruslar batıda Edirne ve doğuda Kars’a kadar girdiler.

Sonuç olarak da, iki taraf arasında Ayestafanos Antlaşması imzalandı.

Bu anlaşma Rusya’ya sıcak denizlere inme konusunda Balkan ve Doğu koridorunu açmıştır. Bu durum
Avrupa devletlerin tepkisine neden olmuş, Rusya yeni bir savaşı göze alamadığından BERLİN’de bir
kongre toplanmasını kabul etmiştir.

Bu antlaşma yürürlüğe girmemiş,bunun yerine Berlin antlaşması imzalanmıştır. Osmanlı Devleti’nin imzalayıpta uygulamaya konulmayan iki antlaşma AYESTEFANOS ve SEVRdir.


Berlin Kongresi ve antlaşması(1878)

Bu sırada İngiltere, Osmanlı Devletine Kıbrıs’ın kendisine bir ÜS olarak verilmesi durumunda
kongrede Osmanlı Devletini savunacağını söyledi. Osmanlı İngiltere’nin bu isteğini kabul etmek
zorunda kaldı.

Bu antlaşma ile Osmanlı’nın dağılma süreci hızlandı. İngiltere de Osmanlı topraklarının parçalanmasına katıldı. Bu yüzden Osmanlının dış politikasında İngiltere’den boşalan yeri Almanya almaya başladı. Ermeni meselesi ilk defa uluslararası bir antlaşmada yer almış, Ermeni Meselesi Ermenilerin değil Osmanlı’yı parçalamak isteyen devletlerin meselesi olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlının 19. yy.da en çok toprak kaybettiği antlaşmadır. Anlaşmadan en karlı çıkan, Bosna-Hersek üzerinde haklar elde eden Avusturya ve Kıbrısı üs olarak alan İngiltere’dir.


V. Mehmet Reşad Dönemi (1909-1918)


Trablusgarp Savaşı (1911)

XX. yy. başında Kuzey Afrika’da sadece Trablusgarp Osmanlı egemenliğinde kalmıştı.(Daha önce
Cezayir’i ve Tunus’u ve Fas’ı Fransızlar işgal etmiş, Mısır’ı da İngilizler işgal etmişlerdi.)

İtalya’nın gelişen sanayisi için hammadde ve pazar arayışı, bunun içinde Osmanlının elindeki
Trablusgarp’a asker çıkarmaları.

Trablusgarp’ı ele geçirmekte zorlanan İtalyanlar Oniki Ada ve Rodos’u işgal ettiler. Bu
sırada Balkan Savaşı patlak verince Osmanlı Devleti barış imzalamak zorunda kaldı. İtalyanlarla Uşi (Ouchy)Antlaşması imzalandı.(1912)


Balkan Savaşları

Rusyanın Panslavist politikası ve sıcak denizlere inme düşüncesi doğrultusunda Balkan
Devletlerini Osmanlıya karşı kışkırtması sonucu çıkmıştır.

İngiltere, Osmanlı-Almanya yakınlaşmasından rahatsızlık duyuyordu. Çünkü Almanya hem
Avrupa’nın güçlü bir devleti hem de İngiltere’nin sömürgelerine göz diken bir tavırda idi.
İngiltere Almanya tehlikesine karşı daha zayıf durumda olan Rusya’yı kullanmaya karar verdi.


I. Balkan Savaşı

Rusların kışkırtmasıyla Sırbistan, Yunanistan, Karadağ ve Bulgaristan aralarında anlaşarak
Osmanlı Devletine savaş açtılar.

  • Osmanlı Ordusunun bir bölümü savaştan önce terhis edilmişti. Bu duruma bir de subaylar

arasındaki siyasi çekişmeler eklenince Osmanlı Devleti bütün cephelerde yenildi.

  • Makedonya, Batı Trakya, Edirne ve Kırklareli işgal edildi. Arnavutluk bağımsızlığını ilan

etti.

Sonuçta, Balkanların yeni haritasını belirlemek amacıyla Londra Konferansı toplandı.(1912) Londra
Konferansında Osmanlı devleti Midye-Enez çizgisinin batısında kalan topraklarını kaybetti.
(Makedonya, Batı Trakya, Edirne, Kırklareli). Ayrıca Bozcada ve Gökçeada Midilli Sakız Sisam Ahikerya VE İpsara limni bozbaba semadirek dışındaki Ege adaları Yunanistan’a geçti.


II. Balkan Savaşı

I. Balkan savaşında ençok toprağı Bulgaristan almıştı. Bu durumdan memnun olmayan Yunanistan,
Sırbıstan, Karadağ ve Romanya Bulgaristan’a savaş açtılar. Bu durumdan faydalanan Osmanlı
Devleti’de savaşa girerek Edirne ve Kırklareli’yi Bulgarlardan geri aldı.

Osmanlı Devleti Bulgaristan ile İstanbul Antalaşması’nı, Yunanistan ile Atina Anlaşmalarını imzaladı.(1913) İstanbul ve Atina Antlaşmalarında Bulgaristan ve Yunanistanda yaşayan Türklere “Azınlık” statüsü verildi. Balkan Savaşlarından sonra Talat, Cemal ve Enver Paşaların devlet idaresindeki etkinliği arttı.


I. Dünya Savaşı (1915-1918)

Almanya ve İtalya’nın gelişen sanayileri için hammadde ve pazara ihtiyaç duymaları, bu nedenle İngiltere ve Fransanın sömürgelerine göz dikmeleri, Fransanın 1871′de kaybettiği Alsas-Loren Bölgesini Almanlardan geri almak istemesi, Avusturya-Macaristan imparatorluğu’nun Rusların Panslavist politikasından rahatsız olması,

İtalya savaş başladıktan sonra grup değiştirerek İtilaf Devletlerinin yanında savaşa
katılmıştır.

Avusturya-Macaristan Veliahdı Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürüldü. Bunun üzerine Avusturya Sırbistan’a savaş ilan etti, Rusya Sırbistanın yanında yer aldı,Fransa Rusya’yı destekledi. Almanya ve İngiltere’nin de katılmasıyla savaş genişledi.

*

Resources

Ankara, İbrahim Saffet Omay

Posted in Uncategorized by admin on the November 29th, 2007

İbrahim Saffet Omay (d. 1909, Rize, Türkiye), Türk siyasetçi.

Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Hâkimlik, Savcılık, Polis Enstitüsü Ceza Hukuku Öğretmenliği, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdür Yardımcılığı, Serbest Avukatlık, XI.ve 4.(XV) Dönem Ankara Milletvekilliği, Kurucu Meclis Cumhuriyet Halk Partisi Temsilciliği (6 Ocak 1961 - 15 Ekim 1961), Cumhuriyet Senatosu Ankara Üyeliği (15 Ekim 1961 - 5 Haziran 1966) ile Devlet Bakanlığı yaptı. Evli ve 2 Çocuk babasıdır.

Resources

Liseyi, Rıdvan Yenişen

Posted in Uncategorized by admin on the November 29th, 2007

Rıdvan Yenişen, (doğum 1942 Kocaeli) eski Aksaray, Kayseri, Bursa ve İstanbul Valisi, kamu görevlisi.

Arifiye, Sakarya’da İlköğretim okulunu; Kocaeli’de liseyi bitirmiştir. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden İlköğretim öğretmenliği yapmıştır.

1968 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, 51. Dönem Kaymakamlık Kursunu birincilikle bitirerek Artvin’in Borçka, Konya’nın Cihanbeyli ve Şırnak’ın Silopi ilçelerinde kaymakamlık yapmıştır.

TRT Genel Sekreter Yardımcılığı, Seka Genel Müdür Yardımcılığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulunmuş, daha sonra Diyarbakır’ın Kulp ve Ordu’nun Aybastı kaymakamlıkları ve İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdür Yardımcılığı görevlerinden sonra 1985 yılında İstanbul Vali Yardımcılığına atanmıştır. Aksaray Valisi iken Kayseri Valiliği’ne, ardından Valiler Kararnamesi ile Bursa Valiliğine atanmıştır.

1 Kasım 1995 tarihinde İstanbul Vali Vekilliğine, 8 Nisan 1996’da Valiler Kararnamesi ile İstanbul Valiliğine atanmıştır. 24 Temmuz 1997 tarihine kadar bu görevde kalmıştır.


Kaynak

  • http://www.istanbul.gov.tr

Resources

Merkez, Kocaavşar, Balıkesir

Posted in Uncategorized by admin on the November 29th, 2007

Kocaavşar Beldesi; Balıkesir merkez ilçeye bağlı, 2000 yılı nüfus sayım sonucuna göre 1914 nüfuslu bir beldedir.

Kocaavşar beldesi; Edremit yolu üzerinde merkeze 20 km.uzaklıktadır.

Beldede, halkın büyük bir kısmı tarım ve hayvancılıkla meşgul olmaktadır. Sütçülük ileri seviyededir.

Resources

Tasarlanmış, Atık kağıt

Posted in Uncategorized by admin on the November 29th, 2007

Atık kağıt herhangi bir kullanım alanında fonksiyonunu tamamlayan ve atılan her türlü kağıt, karton ve mukavvalara atık kağıt denilmektedir. Bu kapsamda, her ne kadar son kullanım yerine gönderilmemiş olsa da, kağıt fabrikalarından çıkan kopuk kağıtlar, dönüşüm sırasında çıkan kırpıntı kağıtlar ve gazete basan matbaalardan çıkan hatalı gazete baskıları ve baskı fazlası gazete kağıtları da atık kağıt kabul edilmektedir. Buna karşılık, tek kullanımlık olarak tasarlanmış ve kullanıldıktan sonra atılan her türlü emici kağıtlar ve temizlik kağıtları hijyen ve sağlık nedenleri ile geri dönüştürülemediğinden ticari anlamda atık olarak bir ekonomik değere sahip değildir. Atık kağıtlar geri dönüştürülebilen ve birçok kağıt türünün imalinde kullanılabilecek tarzda ekonomik değere sahip, kendi çapında alım-satım pazarı olan bir hammaddedir.

Resources

Doçent, Faruk Erem

Posted in Uncategorized by admin on the November 28th, 2007

Faruk Erem hukukçu, yazar (1913-15 Kasım 1998).

İstanbul’da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Burslu olarak Belçika’da hukuk alanında doktora yaptı. Bir süre Yargıtay Başsavcılığı yaptıktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doçent olarak göreve başladı. Bir yıl İtalya’da kalarak ceza hukuku ve krimonoloji alanında çalıştı. Dönünce profesör oldu. Üniversitede dekan düzeyinde yöneticilik yaptı. Türkiye Barolar Birliği’nin ilk genel başkanı oldu. 1978′de emekli oldu.

Birçok kitabı ve yüzlerce makalesi vardır. Bir Ceza Avukatının Anıları isimli kitabı geniş kesimlerce okunmuş, sonradan Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir.
Prof. Erem ceza hukukunda hümanist doktrini savunmuştur. Binlerce hukukçunun hocasıdır. Türk Ceza Hukukunu derinden etkileyen hocalardandır. [1]


Yapıtları

  • Hümanist Doktrin Açısından Ceza Hukuku (4 cilt)
  • Adalet Psikolojisi <